Kainatın SULTANI tarafından görevlendiriliş…

yaa M

Topkapı sarayımızın Has odasında bulunan kutsal emanetlere sanıldığı   kadar kolay olmayan …..şimdilerde düşlerde bile görülmeyecek bir mücadele ve özverinin  sonucunda sahip olunulmuş bir mubarek düş desek…..

Kutsal Hazineler…… Yavuz Sultan Selim in düşlerinden yansıyan bir mubarek düş  gibi Mubarek bir Emanettir…

Meşhur tarihçi ve şeyhülislam Hoca Sadüddın Efendi, babası Hasan Can ‘ın şöyle anlattığını naklediyor:

“Sultan Selım Han’ın adetleri idi ki çoğu geceleri kitap okumakla meşgulolup erken uyumazlardı. Zaman zaman bana okuturlar ve kendileri de dinlerlerdi. Bazen de dünya düzeni ile alakalı hususlardan söz ederlerdi. Bir gece uyku bastırmış, sağlığım da bozuk olunca yatağıma varıp uykuya dalmışım. Sabaha kadar uyumuşum. Birkaç gecedir uykusuz olduğum için gaflet basmış; güneş henüz doğmak üzere iken uyanarak acele ile kalkıp namazımı kılıp, hemen padişah hazretlerinin hizmetine koştum. Padişah:

“Bu gece görünmedin ne yapıyordun?” diye sordular. Birkaç gecedir uyumadığım için bu gece gaflet basıp hizmetten uzak kaldım, diye cevap vererek özür diledim.

Buyurdular ki: “Peki şimdi anlat bakalım ne rüya gördün?” diye sordular. Anlatacak bir rüya görmediğimi söyledim. Sultan hazretleri biraz kızgın bir sesle: “Bu nasıl sözdür? Nasıl olur da bir geceyi tamamıyla uyku ile geçirirsin ve de bir rüya görmemiş olursun! Herhalde görmüşsündür de anlatmıyorsun. Söyle gizleme.” dedi. Ben yine utanarak bir şey görmediğimi söyleyince mübarek başlarını eğip: “Tuhaf.” buyurdular.

Bana çok garip geldi, acaba tekrar tekrar bu soruyu niçin soruyordu? Hayretim giderek artıyordu. Huzurdan çıkıp telaşlı telaşiı giderken hazinedar ağaya rast geldim. Hazinedarbaşı Mehmed Ağa ki onunla aramızda kardeşlik bağı vardı. Kapıağası Hasan Ağa ile oturup konuşuyorlardı. Benim telaşımın sebebini öğrenmişti. Hasan Ağa gayet takva sahibi birisi idi. Namazında dikkatli ve ibadetine düşkündü. Fakat onu ağlarken gördüm, hemen kendisine yaklaşıp:

“Niçin böyle ağlarsın, bu halin nedir?” diye sordum. O da bana: “Bir şey yoktur.” dedi fakat hazinedar ağa söze karışıp” Hasan kardeş bu gece bir rüya görmüş.” dedi. Hemen o anda aklım başıma geldi ki padişah bana, bir rüya gördün mü diye ısrarla sordu, herhalde padişahın bu kadar ısrar etmelerinin sebebi boşuna değil. Hasan Ağa’ya:

“Hemen anlatın!” dedim. Ağayı zorladık ki anlatsın. Ağa ise anlatmaktan çekinip utandı ve: “Benim gibi yüzü kara bir günahkarın ne rüyası ola ki padişah katında söylensin. Kerem edip, ne olur bu teklifi bana yapmayın.” dedi.

Biz ise mutlaka anlatmasını istiyorduk. Ağa da sürekli kaçıyor ve anlatmak istemiyordu. Sonunda Mehmed Ağa: “Niçin söylemezsin ki bize, anlattığın zaman sana bir zarar mı gelecek, gizlenmesi mi icap ediyor, yoksa gizlenmesi senin için iyi mi olur?” deyince Hasan Ağa gözlerini açıp, çaresiz anlatmaya başladı:

“Bu gece gördüm ki bu eşiğinde oturduğumuz kapıyı hızlı hızlı çaldılar. Ne haber var acaba diyerek kapıya vardım. Gördüm ki kapı biraz aralanmış, o kadar ki dışarısı görülebiliyor. Ama insan sığmaz idi. Baktım gördüm ki kapının dışı nur yüzlü, uzunca, Arap simasında dört nur yüzlü kimse gördüm. Ellerinde birer sancak vardı. Kapıyı çalanın elinde padişahımızın ak sancağı vardı. Bana dedi ki, bilir misin biz niye geldik? Ben de buyurun dedim. Dedi ki, bu gördüğün kişiler Resulullah’ın ashabıdır. ‘ın selamı ve duaları onun üzerine olsun, bizi Resullullah Hazretleri gönderdi. Selim Han’a selam etti ve buyurdu ki:

Kalkıp gelsin, Haremeyn hizmeti ona ve onun nesline verildi, kalkıp gelsin. Bu gördüğün dört zat ki, bu Sıddık-ı A’zam, bu Ömerü’I-Faruk, bu Osman-ı Zinnureyn’dir. Ben de Ali Bin Ebı Talib’im. Var Selim Han’a söyle.” dedi.

Sonra gözümün önünden kayboldular. Bende çok büyük bir harikuladelik hasıl oldu, kan ve ter basıp sabaha kadar öyle baygın yatıp kalmışım. Daha sonra kalktığımda bu rüyanın tesirinden kurtulamadım. Ağa bunları hem anlatıp hem de ağlıyordu.

Ben bundan sonra işimi bitirip padişahın huzuruna gittim. Padişah tekrar dedi ki: “Senin bu gece sabaha kadar uyuyup da bir şey görmeyişin var ya, çok acayiptir. Söyle bakalım gerçekten sadece yatıp uyudun mu?” deyince dedim ki:

“Padişahım, o rüyayı bu Hasan kulunuz görmedi ise bir başka Hasan kulunuz görmüş, emriniz olursa arz edeyim.” Dediler ki: “Söyle bakalım, acele anlat.” Ben de eksiksiz anlattım. Anlattıkça mübarek yüzü kızarmaya başladı, ben devam ettikçe mübarek gözlerine yaşlar doldu.

Rüyayı anlatma işini tamamlayınca buyurdular ki: “Biz sana demez miyiz ki, biz bir yere memur olmadan hareket etmeyiz. Baba ve atalarım veli kullar idiler. Hepsinin kerametleri vardır. Biz onlar gibi olamadık diye bizi hafife alırsın.” diyerek kendi nefislerini bastırdı. Bundan sonra Yavuz Sultan Selım Han: “Hasan kulum da dıvanda bulunsun, tiz Mısır seferi hazırlıklarına başlansın.” emrini verdi.kutsal emanet

Has Oda, Fatih Sultan Mehmed döneminde padişahların Enderun avlusundaki özel dairesi olarak yapılmış ve 16. yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı sultanları tarafından ikamet amacıyla kullanılmıştır. Cülûs töreninde tahta çıkacak olan padişahın önce buraya girdiği, dua ettiği ve Has Odalıların biatlarını kabul ettikten sonra tören için dışarı çıktığı da bilinmektedir.hz.FATIMA

Has Oda’da bulunan Mukaddes Emanetler Dairesi, Yavuz Sultan Selim’in Halife olduğu 16. yüzyıldan 19. yüzyıl sonlarına kadar Osmanlı Padişahlarına çeşitli tarihlerde gönderilen dinî eserlerden oluşmaktadır. Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethi (1517) ile Hilafet, Abbasilerden Osmanlı padişahlarına geçmiştir ve bu olayın ardından, son Abbasi Halifesi III. Mütevekkil’de bulunan, Hz. Peygamber’in Hırkası (Hırka-i Saadet) Yavuz Sultan Selim’e verilmiştir. Kutsal emanetlerin İstanbul’a gönderilmesi, daha sonra da devam etmiştir. Özellikle Vehhabi’lerin kutsal mekân ve eşyalara saldırılarının arttığı dönemlerde kutsal emanetler, daha iyi korunabilmeleri amacıyla peyderpey Mukaddes Emanetler Dairesi’ne gönderilmiştir. Bunun yanı sıra, I. Dünya Savaşı sırasında da, Medine’deki kutsal emanetler yine aynı amaçla Topkapı Sarayı’na gönderilmiştir.peyg. ayakizi

16. yüzyıldan 20. yüzyılın ilk yarısına kadar toplanan mukaddes emanetlerin en önemlileri arasında Hz. Muhammed’in hırkası, sakalı, Uhud Savaşı’nda kırılan dişinin saklandığı mahfaza, ayak izleri, mektupları, oku ve kılıcı yer almaktadır. Diğer peygamberlere ve ashabına ait emanetlerin arasında ise Hz. İbrahim’in tenceresi, Hz. Musa’nın asası, Hz.Davud’un kılıcı, Hz. Yusuf’un cübbesi, ashaba ait kılıçlar ile Hz. Fatma’ya ait gömlek, hırka, seccade ve sandık bulunmaktadır.

Ne kadar büyük bir şeref….Kainatın kutsal emanetlerini bizim Sultanlarımıza ve bizim neslimize emanet etmişler…Sonsuz şükürler…

Bu bilinç ve sevgiyle….

(/Araştırma//Vit-amin.net/)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Time limit is exhausted. Please reload the CAPTCHA.