Kategori arşivi: TASAVVUF ve Meditasyon

DERVİŞŞ Ve DERVİŞ….

ebru-sanati-husn-u-hat-sanati-semazen-mevlana

Bişnev in ney çün hikâyet mîküned
Ez cüdâyîhâ şikâyet mîküned

Derviş……    tasavvuf talebesi demektir. Allahü teâlâdan başka her şeyi gönlünden çıkarıp, İslamiyet’e tam uyarak, gönlünü yalnız Allahü teâlâya bağlayan; güzel huylarla süslenmiş kimse demektir.

Fakirlikte rahat, zenginlikte sıkıntılı olur. Olayların değişmesi, onu değiştirmez. Başkalarının kusurlarına bakmaz. Hep kendi kusurlarını görür. Kendini hiç kimseden üstün bilmez. Dost, düşman, herkesi güler yüz ve tatlı dil ile karşılar, hiç kimse ile münakaşa etmez. Herkesin özrünü kabul eder. Dervişlik kılık kıyafet işi değildir. Onun için denmiştir ki:

Dervişlik olsaydı tac ile hırka,
Biz dahi alırdık otuza kırka

Dervişlik…. kalb kırmamaktır. Bunu yapabilen  Allahü teâlânın rızasına kavuşur. Dervişlik…. bir gönül işidir. Gönlünü Allah sevgisiyle dolduran ve her türlü işini bu sevginin gereklerine uygun yapan, İslam büyüklerini seven, onların terbiyesini kabul eden herkes derviş demektir.

Sözünde sadık bir derviş, daima Allahü teâlânın büyüklüğünü, Ona karşı kulluğunu, küçüklüğünü düşünür. Kalbi kırık olarak hep Ona yalvarır. Yalnız Ona sığınır, yalnız Ondan yardım bekler ve kulluk vazifelerini tam olarak yapar. Kulluk vazifelerini yapmak demek; İslam dininin emir ve yasaklarına tam uymak, her zaman Allahü teâlânın rızasına uygun olarak iş yapmak demektir.

Dervişim diyene
Bu yolda âr hiç olmaz
Derviş olanın gönlü
Çok geniştir, dar olmaz

Derviş gönülsüz olur
Sövene dilsiz olur
Dövene elsiz olur
Kimseden bizar olmaz

Derviş bağrı taş gerek
Gözü dolu yaş gerek
Koyundan yavaş gerek
Kimseye kızar olmaz.

Derviş ise bir kişi
Bulunmaz onun eşi
İyi geçinmek işi
Arada ağyar olmaz

Dervişin yok kimsesi
Yoksulluk sermayesi
Miskinlikten gayrisi
Ona asla yâr olmaz.

Er elini almışsa
Ona gönül vermişse
İkrar ile gelmişse
Gayri hiç inkâr olmaz

Yunus gördün sen eri
Bırak başka her piri
Bozma girdiğin yeri
Bunda tarumar olmaz.

Dervişlik….. Müslümanlığı en iyi şekilde yaşamak demektir.Herkesin yükünü çekmek ve kimseye yük olmamaktır. Başkalarına herhangi bir şekilde sıkıntı veren, derviş olamaz.

Dervişlik kalben mâsivâyı (Allah’tan gayrıyı) bırakıp Allâh’ı bir bilmektir. Yoksa eline tesbihi alıp köşeye çekilmek değildir. Kalbine hiçbir gamı hiçbir zevki koymamaktır

“…Beşerin (insanoğlunun) hepsine âdem denir. Amma hepsi insan değil, bir kısmı hayvânı nâtık yâni konuşan hayvandır. İnsan, insanlığını yâni hakîkati bulana derler. O insan sûretinde (şeklinde) olanların iç yüzlerini açacak olsan, kimi domuz, kimi kurt, kimi maymun sûretindedir.
İnsanlığını bulamayan kimseler, hayvandan da aşağıdırlar… SOH.2000/s.587

Halbuki dünyâya hepimiz insanlığı bulmaya geldik. Bulamazsak yazıklar olsun bize… Allâh’ın ahlâkıyle ahlâklanmamış ve Hakk’ın sıfatlarıyle sıfatlanmamış kimse insan olamaz… SOH.2000/s.553

Hayvanda akıl, anlayış ve iyiyi kötüden ayırma kãbiliyeti yoktur. Eğer insan, kendisine ihsan olunmuş bu irâde ve iyiyi kötüden seçme kãbiliyetini kullanmaz da insanlığına yakışmayacak vasıfların esîri olursa, elbet hayvandan aşağı olur.

Melekler, Cenâbı Hakk’ın ancak birkaç ismine mazhardırlar. İnsan ise bütün ilâhî isimleri kendinde toplamıştır. İşte bu ilâhî esmânın (isimlerin) gerektirdiği irfânı bulan insan: Velekad kerremnâ beni Âdem (Hucûrat sûresi, 13. âyet) mânâsını hâsıl etmiş demektir…” (Ey insanlar! Biz sizi, bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve örfler yoluyla tanışıp kaynaşasınız diye sizi milletlere, boylara ayırdık. Hiç kuşkusuz, Allah katında en seçkininiz, kötülüklerden en çok korunanınızdır. Allah herşeyi biLir her şeyden hasberdardır….)SOH.2000/s.608-609

Dünya insanladır; âhiret de insanladır. Dünyânın hilkati yaratılışı insanla berâberdir. Âhiretin hilkati de yine insanladır. Cenâbı Hak da öyle buyuruyor:

Sen olmasaydın, sen olmasaydın bu cihânı halketmezdim ya Habîbim! (Hadîsi kudsî) …”SOH.2000/s.158

…Daha insan halkolmazdan evvel, ruhlara Kur’ân’ın mânâsı bildirilmiştir. (Rahmân sûresi, 14. âyet) Ümmü’lkitapta yâni ezel levhasında, Âdem’in halîfe olacağını görünce melekler Cenâbı Hakk’a: “Biz dururken kan döken, fitne koparan kimseyi neden halîfe ediyorsun? Biz ki seni tesbih ediyoruz sana hamd ediyoruz, bu revâ mıdır? dediler…
…Cenâbı Hak, Âdem’e bütün esmâyı hüsnâyı (isimlerini) öğretti ve onları meydana çıkar! dedi. Melekler ise ancak bir iki ismin mazharı idiler. Âdem’de bu zenginliği görünce hayrette kaldılar ve: “Yâ Rabbî, senin öğrettiğin kadarını bilebiliriz, (Bakara sûresi, 32. âyet)” diye acizlerini ortaya koydular.
İşte Âdemzâde olan bizlerin içinde dahi, babamızın ilim mîrâsına konup onun halîfeliğini icrâ edenler de aynı sûretle esmâi ilâhiyeye (ilâhi isimlere) vâristirler (mîrasçıdırlar). Hâsılı “ne ki mevcut ise, hepsi sizin nefsinizde mevcuttur.” (Zâriyât sûresi, 21. âyet) …
… Bütün kâinatta (evrende) ne yazılmış ise, Allah onların hepsini bu küçük vücûda sığdırmıştır. …
…Allah sana beşer olmak şerefini ihsan etmiş iken kadrini bilmemek elbet nankörlüktür
… Dünyâya gelmekten maksat, ancak bu hakîkatleri bilmek ve hemcinsimize (yaratılmışa) hizmet etmektir ki dervişliğin mânâsı da budur… Yoksa sâde yat, ye, iç, kalk, dışarıda evde bolca lâf… Olmaz bu… Lâzım olan insanın insanlığını bulmasıdır. Çünkü insanlık büyük şeydir. İşte oraya ayak bastın mı, artık vara yoka îtirazlar, dedikodular kalmaz. Dâimâ edep dâiresinde hareket eder, kimseye fenâ nazar ile bakmaz, herşeyi Cenâbı Hakk’ın yaptığını bilir, dâimâ iyiliğe çalışırsın.
Her zaman söylüyoruz, dervişlikten maksat, ahlâkımızı tamamlamaktır. Bir dervişte ahlâk olmazsa, o derviş, derviş değildir. Bâzı kimseler tarîkati ve dervişliği tekke ve tekkede bağırıp çağırmaktan ibâret zannediyorlar. Halbuki dervişlik sırf tekke ile olmaz. Ancak insanlıkla olur ve insanı bulmakla olur ki bu da rûhun safiyete ermesi ve cismânî hırslardan kurtulması iledir…
…Hâsılı illâ güzel ahlâk, illa güzel ahlâk… Ahlâk olmazsa, ibâdetten de bir fayda hâsıl olmaz! …” SOH.2000/s.491-492-493

Nefsin arzûlarını terketmedikçe insan, kâmil (olgun) olamazmış:”
“Şuna, insan olmaz de.. Değil kâmil insan, derviş olamaz. O nefis öyle yamandır ki, tamâmen yakıp kurtulmadıkça, hîlesinden emin olamazsın. Nefsini terbiye et.

Dervişlik sâde tekkede hoplamak zıplamak ile değildir. Tarîkattan maksat, nefsini terbiye etmektir ki bunun da bir çok safhaları vardır. Nefsin terbiyesi için bir derviş, ne darbeler yer, ne türlü imtihanlara tâbi tutulur. Azıcık iğnenin ucunu değdirmekle feryâdı koparmaz…

Kezâ, ben sâdık dervişim, diyenler için de hiç hatır ve hayâle gelmeyecek şeyler, hastalıklar, darlıklar, türlü çileler ve mücâdeleler vardır. İşte bütün bu nefislerine ağır gelen keyfiyetler ile imtihan olunurlarSOH.2000/s.513

Cenâbı Hak Kur’ânı Kerîm’de: “Nas (insanlar, herkes), zannederler mi ki, biz Allâh’a ve âhirete îman ederek namaz kılar oruç tutarız; biz Allâh’ın mü’min kullarıyız, demekle bırakılacaklar mı?” (Ankebût sûresi, 13. âyet )…” SOH.2000/s.509

…Kimseye hakãret etmemeli, hor bakmamalı. Yoldan azanları hor görmemeli. Şu şöyle, bu böyle… dememeli. Nene lâzım… Sen kendine bak. Allah ondan o sûretle (şekilde) görünmek istemiş, sana ne? …SOH.2000/s.392

…herkese, istîdâdına (kâbiliyetine) göre rol verilmiş ve herkes memur olduğu işin yapılması ile vazîfeli (görevli) kılınmıştır. Onun için herhangi bir kimseyi hal ve hareketleri için ayıplamamalı, îtirazda bulunmamalıdır…SOH.2000/s.211

…İyisi mi, kimsede kusur görmemeye bakmalı. Çünkü biz, hüsni zanna (iyi düşünmeye) memûruz. Kötü bir şey görürsek onu yapan kimsenin selâmetine duâ ederiz…” sOH.2000/s.599

“…bir kimse …Ne gördü ne bildi neye muhabbet eylediyse seviyesi ve kıymeti ancak odur. Yâni talebin ne ise sen de osun… SOH.2000/s.247

… Talebin de üç derecesi vardır. İsmi, cismi, rûhu… eğer rûhu bulabilirsen, işte o vakit gerçek talepte bulunmuş olursun.
Semîha Hanım:
“İstek, istenen şeyin müjdecisidir, demiştiniz.”
“Çünkü senin gönlüne o isteği veren de Hak’tır.
Bir şeyhin, zevce veya evlâtlarını yâhut yakınlarından birini gördüğünüz vakit, sözlerinden, o şeyhin iktidar ve irfânını anlamaya çalışırsınız. Lisan bülbülü söylemeye başlayınca, o kimsenin ne olduğu meydana çıkar. Hattâ konuşmasa bile, eğer şeyhinin hâlini giymiş ise, bu sûretle de ne olduğu anlaşılır. Çünkü hal de bir lisandır.
Şunu bilmek lâzımdır ki, dervişler şeyhin kalbi kitabının sahîfeleridir… Bu îtibarla onların yaptıkları ve söyledikleri döner kendilerini yetiştirene gelir. Bunu bilince de, dervişten ona göre hareket etmesi beklenir.” …SOH.2000/s.282

… Denizden, romorköre bağlı bir kayık geçiyordu:
“Bakınız talebe üstâdına bağlı olduğu gibi, bu kayık da öyle. Fakat yine de dümen mevkiinde bir adam var. Bundan şu anlaşılıyor ki insan her ne kadar tarîkat cihetiyle şeyhine bağlı ve mütevekkil olsa da yine akıl dümenini elinde tutup idâre etmesi, sağa sola çarparak üstâdına söz getirmemesi lâzımdır…SOH.2000/s.353-354

… En dikkat edilecek nokta, kimseyi rahatsız etmemek, yâni bâr (yük) olmamak ve incitmemektir. Mahlûk (yaratılmış) olmak îtibârıyle insanla hayvanın bir farkı olmadığına göre bütün yaratılmışları kaplayan bir şefkat ve merhamet, derviş kişinin kârıdır.
Hele, bir kimsenin kalbine dokunup incitmemeye, kaba sözler sarfedip onu mahcup edecek hareketlerde bulunmamaya çok dikkat etmek lâzımdır…SOH.2000/s.323

… Dervişlik, sâdece namaz kılmak oruç tutmak, sabahlara kadar ibâdet etmek, hayratta bulunmak demek değildir. Çünkü bunlar bendelik (kulluk) îcaplarıdır. Asıl dervişlik, incitmemektir. İşte bu mertebeye vâsıl olan kimse derviş olur. Yâni fakr (yokluk) sâhibi olur…
Fakr ne demektir? Bu öyle bir isimdir ki kemâlini bulursa (olgunlaşırsa) vuslat (kavuşma) hâsıl olur. Kendinden birşey kalmaz, Allah tecellî eder.”…” SOH.2000/s.319

Dervişlik kime bağışlanırsa, onun kalbi pâk olur. Etrâfina gölgesini yayan, yemişi tükenmez, dâim tâze olan ağaca benzer. Onun nefsinden misk ü amber (mis kokuları) tüter. Budağından etrâfı yeşillenir, yaprağı dertliye derman olur. Gölgesinde bir çok hayırlar işlenir…”SOH.2000/s.452

Kaynak:Karma/Kenan Rıfai

( /Araştırma//Vit-amin.net/)

ALLAH(C.C)’ı ….ANMAK..

İSLAMM

ZİKR…

Zikir eden kimse, bol ni’meti, bol ganimeti elde etmiş, selâmete ulaşmış, zikrin faziletiyle her türlü güzelliği kesbetmiş kimsedir. Zikir büyük bir ni’mettir. Ganimeti onun ecridir. Selâmete ulaşması da günahlarından arınmasıdır.”
es-Sîretü’ş-Şamiyye’ ve ‘es-Siretü’l-Halebî’ adlı kitapların sahibi Burhaneddîn Halebiyy

“Allah(cc) buyuruyor ki: ‘

Ben kulumun zannı üzereyim. Kulum beni zikrettikçe ben kulum ile beraberim. Eğer beni kendi nefsinde zikrederse, ben de onu kendi nefsimde zikrederim. Eğer beni toplulukta zikrederse ben onun beni zikrettiği topluluktan daha hayırlı bir toplulukta onu zikrederim.” {Toplulukta yapılan zikir de cehrî olur.}
İmam Buhârî(ra) Ebu Hureyre’den(ra)….

Alimler zikr için  çeşit çeşit  yorumlar yapmışlar ister gizli ister aşikar..ister sesli ister sessiz..bunlar her ne olursa olsun ASL olan ALLAH’ ı zikretmek     olduğundan  kişiler bu noktaya  nasıl haz alarak ulaşıyorlarsa  … Allah  (c.c) ın  yukardaki kutsi hadisinde olduğu üzere öylemi doğru böylemi doğru yerine doğru olduğunu ummak…ZANetmek (olumlu) en doğru  düşünce  tarzı olacaktır Vesselam…

Sevgiyle…

(/Vit-amin.net//)

İLAHİ HEDİYELER….

gc

ZİKİRLE GELEN MANEVÎ NİMETLER

Yüce Allah’ı zikir farzdır…. bu farz değişik şekillerde uygulanabilir.
Hz. Peygamber’in (s.a.v) zikirleri ve zikir meclislerini övmesi.
Sahabe-i kiramın günlük zikirleri (Hayatü’s-Sahabe, Zikir bölümü)
Bütün tasavvuf okullarının en temel dersi zikirdir. Zikir olmadan manevi terbiye ilerlemez, gafilden veli olmaz.
Vird olan zikir, namaz ve Kur’an tilavetinin dışında bir görevdir.
Manevi terbiyeye giren bir kimse için zikir dersini mürşidi belirler. Kendi başına zikir bulmak müride zarar verir.
Zikrin sonu güzel ahlaktır. Zikir yükseldikçe güzel ahlak da ilerlemelidir…

Allahu Tealâ’yı zikretmenin farz olduğunu biliyoruz. Kur’an ve Sünnet’te zikir emredilmiş, ancak farz olan zikrin şekil, miktar ve zamanı belirtilmemiştir. Bununla birlikte her müminden Allahu Tealâ’yı çokça zikretmesi istenmiştir. Acaba ne zaman, ne şekilde ne kadar zikir yaparsak bu farzı yerine getirmiş oluruz?
Bizden istenen zikir, tıpkı namaz, oruç, hac gibi müstakil bir ameldir. Elbette namaz ve Kur’an okumak başta olmak üzere bütün ibadetler bir çeşit zikirdir. Ancak, Yüce Rabbimiz bunlardan ayrı olarak kendisini zikretmemizi de emretmektedir.
Bu durumu şu ayetlerden anlayabiliriz:
“Namazı bitirince, ayakta, otururken ve yanınız üzerinde yatarken Allah’ı zikredin.” (Nisa/103)“Hac ibadetlerinizi bitirdiğinizde Allah’ı zikredin.” (Bakara/200)
“Düşmanla karşılaştığınız vakit sabredin ve Allah’ı çokça zikredin ki kurtuluşa eresiniz.” (Enfal/45)
Önce şunu belirtelim ki Allahu Tealâ’yı zikretmenin pek çok sebebi ve şekilleri vardır. Bütün kainat ve içinde meydana gelen olaylar, Kur’an’da düşünen ve ibret alanlar için bir zikir sebebi olarak gösterilmiştir. Ayet-i kerimede, bunca varlığın ve olayların içinde olup, onların iç yüzünü biraz düşünen gerçek akıl sahiplerinin, yürürken, otururken ve yanları üzerinde uzanıp yatarken devamlı Yüce Allah’ı zikrettikleri belirtilmiştir. (Âl-i İmran/190-191)
Görülüyor ki zikirde birinci ve en önemli adım kalbin uyanmasıdır. Allahu Tealâ’yı çokça zikretmek isteyenlere Rasulullah A.S. Efendimiz en güzel örnek gösterilmiştir (Ahzap/21). O bütün vakitlerini bir çeşit zikir içinde geçiriyordu. Bir insan hayatının bütünüyle nasıl zikre çevrileceğini Efendimiz A.S. ve O’na tabi olanlar bizzat ispat etmişlerdir. Bu konuda örnek ve tecrübe çoktur. Zikirden geri kalmanın gafletten başka sebebi yoktur.

ZİKİR ÇEŞİTLERİ ve YAPILIŞ ŞEKİLLERİ

Kur’an ve Sünnet’te farklı zikir çeşitlerinden bahsedilmiştir. Hz. Peygamber A.S. Efendimiz bütün zikir çeşitlerini bizzat yapmıştır. O, tek başına zikir yaptığı gibi, cemaat halinde de zikir yapmıştır. Gizli zikrin yanında, açık zikri de icra etmiştir. Ashab’tan bazılarına meşrebine uygun zikir telkinleri yapmıştır. Bazılarına açık, bazılarına gizli zikri tavsiye etmiştir. Ayrıca herkesin yapması gereken zikir çeşitlerini de belirtmiştir.
Efendimiz A.S. tarafından miktar, yeri ve zamanı belirlenen zikirler aynen uygulanır. Mesela farz namazlardan sonra otuzüçer defa “sübhanallah, elhamdülillah, Allahu ekber” demek ve peşinden “lâ ilâhe illallah vahdehu lâ şerike lehu” zikri ile yüze tamamlamak gibi.
Bu zikirlerin miktarı, yeri ve şekli bellidir; onlarda kimsenin ekleme ve çıkarma yapma yetkisi yoktur. Namazların rükû, secde ve oturuşlarında okunan dua ve zikirler de böyledir. Tesbih namazı, telbiye, teşrik tekbirleri, ezan, kamet gibi belirlenmiş zikirler de aynen uygulanır,
Bunların dışında Kur’an ve Sünnet’te herhangi bir sayı, şekil ve zaman belirtilmeden teşvik ve tavsiye edilen zikirler de mevcuttur. Bu tür zikirlerin alanı ve zamanı geniştir. Allahu Tealâ’yı anma ve yüceltme manası taşıyan her kelime veya cümle ile bu zikir yapılabilir. Bu zikirler temelde ayet ve hadislere dayanır. Bu zikirlerin içinden içtihatla tercih yapılabilir. Bu alanda alim ve arif olan kâmil mürşidler yetkilidir.
Zikir için daha çok “Allah”, >“lâ ilâhe illallah” ve “hu” lâfızları tercih edilmiştir. Bunların her birisi ayet ve hadislerde övülmüş zikir kelimeleridir.
Kur’an okumak, salâvat getirmek, istiğfar etmek, Allahu Tealâ’nın güzel isimlerini veya bu isimlerden birisini vird edinmek de değişik zikir çeşitleridir.

ZİKR …üç şekilde yapılır:

Kalple, dille, hem kalp hem de dille.
Kalbin uyanması için uygun olan zikri tespit etmenin en kolay yolu, bu işte tecrübe ve ehliyet sahibi bir alime gitmektir. Bu alime mürşid denir.
Bir mürşid tarafından tespit ve telkin edilen zikirler ilaca benzer. Hangi kalbe hangi ilacın şifa vereceğini kâmil mürşid bilir. O bu zikirler arasından bir tercih ve terkip yapar. Bu terkip, ilim, feraset müşahede ve tecrübe ile yapılır. Verilecek ilacın şekil ve miktarı insanın mizaç ve meşrebine göre değişir. Bunu ehli olan anlar ve ayarlar, Tasavvufun ana gayesi, kalbi Allah’ın zikri ve sevgisi ile mamur etmektir.
Bütün hak tasavvufî kollar, kalbin uyanması ve nefsin ıslahı için gizli veya açık zikir çeşitlerinden birisini tercih etmişlerdir. Her ikisini birden uygulayanlar da vardır.
Fayda yönünden zikrin en faziletlisi, insanın meşrebine en uygun olan ve az da olsa devamlı yapılan zikirdir. Şimdi bu iki zikir türünün genel özelliklerini tanıyalım.

GİZLİ ZİKİR: ZİKRİN EN HAYIRLISI

Zikirde esas olan gizliliktir. Çünkü zikredilen zat Allahu Tealâ’dır. O, kula şahdamarından daha yakındır. Bir defasında yolculuk esnasında Ashab-ı Kiram’ın yüksek sesle tekbir getirdiğini işiten Rasulullah A.S. Efendimiz, onları şu şekilde uyarmıştır:
“Böyle sesinizi yükseltip kendinizi yormayın. Siz kulağı sağır veya uzaktaki birisini çağırmıyorsunuz. Sizler, gizli açık her şeyinizi işiten, size çok yakın olan ve hep sizinle beraber bulanan Allah’ı zikrediyorsunuz.” (Buharî, Müslim, Ebu Davud)

Cenab-ı Hak kulun kalbine nazar etmekte ve onun içinden geçen düşünceleri bilmektedir. Bu durumda sesi yükseltip O’na bir şey duyurmaya hacet yoktur. Esas mesele kalbin uyanması ve Allah’a yönelmesidir.
Gizli zikir iki şekilde olur. Birincisi sadece kalple yapılır, ikincisi kalp ve dille yapılır. Ancak dilin katıldığı zikirde ses yükseltilmez, sadece kendi duyacağı kadar söylenir. Gizli zikir Rasulullah A.S. Efendimiz tarafından en hayırlı zikir olarak tanıtılmıştır. (Ahmed, Ebu Ya’la, İbnu Hıbban)
Kudsî hadiste, “Kulum beni gizlice içinden zikrederse, ben de onu zatımda zikrederim.” buyurulmuştur. (Buharî, Müslim)
Gizli zikri tercih eden arifler, işe kalpten başlamaktadır. Zikir ilk safhada sadece kalp ile yapılmaktadır. Zikir için Allah lafzı tercih edilmektedir. Dil damağa yapışık halde tutulup, kalp ile “Allah… Allah…” diyerek zikir çekilmektedir. Allah lafzı, Alemlerin Rabbi Yüce Yaratıcımız’ın özel ismidir. Diğer bütün ilâhi isimleri içinde toplamaktadır. Bu ism-i şerifle zikir çekildiğinde, bütün ilâhi isimlerin tecellisine ulaşılmış olmaktadır. Bu zikir kalp, ruh, sır, hafi, ahfa ve nefs latifeleri üzerinde çekilerek vücuda tam yerleştiği zaman, zikirlerin en faziletlisi olan “lâ ilâhe illallah” zikrine geçilmektedir. Ancak bu zikir kalp ve dil ile birlikte çekilmekte ve böylece bütün vücut zikre katılmış olmaktadır.
Sesli zikre gelince: Bu zikir yüksek sesle dille yapılır. Sesli zikirde hedef, sesi Allah’a değil, derin gaflet uykusuna dalmış olan nefse işittirmektir. Bunun için önce nefis hedefe alınır. Terbiyeye nefisten başlanır. En sonunda kalbe sıra gelir. Zikir için “lâ ilâhe illallah” kelime-i tevhidi tercih edilir. Çünkü kelime-i tevhid zikirlerin en faziletlisidir. Bundan başka zikir kelimeleri ile de sesli zikir yapılabilir.
Bu zikirler tek başına yapıldığı gibi, toplu halde de yapılabilir. Cemaat halinde yapılan zikir, cemaatla kılınan namaz gibi daha faziletli ve faydalıdır.

AMAÇ KALBİ UYANDIRMAK

Görüldüğü gibi her iki zikir çeşidinde hedef kalbi uyandırmak, nefsi ıslah etmek, huzuru ele geçirmek ve gerçek tevhid anlayışına ererek Allahu Tealâ’yı yüceltmektir.
Müminlerden istenen, devamlı zikir içinde olmalarıdır. Bu hal, zikre devam edilerek zaman içinde elde edilebilir. Arifler, “zikir kalpte iyice yerleşirse nefes alıp vermek gibi tabii hale gelir. O zaman insan istese de zikirden uzak kalamaz” demişlerdir. Bu hale ulaşan insan yerken, içerken, gezerken, çalışırken, konuşurken, yatarken, kalkarken kalbiyle devamlı Allahu Tealâ’yı zikreder. Bu başı ağrıyan bir kimsenin durumu gibidir. Başı ağrıyan insan hangi işle meşgul olsa başının ağrısını hisseder, aynı zamanda işine de devam eder. Zikrin kalbe yerleşmesi de böyledir. Allahu Tealâ bu hale ulaşan kalplerin ticaret ve alışveriş yaparken dahi zikirden kopmayacağını belirtmiştir. (Nur/37)
Zikrin bu derece bütün vücuda yayılmasına arifler zatî zikir, sultanî zikir ve devamlı zikir ismini vermektedirler. Zatî zikir, insanın bütün zatını, duygularını ve maddi varlığını saran, nefes alıp vermek gibi vücudun tabii hareketi haline gelen zikirdir.
Bütün arifler zikrin kâmil bir mürşidin telkini ile ve onun nezareti altında yapılmasını faydalı görmüşlerdir. Bunun ilk faydası mürşidin dua ve feyiz desteğidir. Mürşidden alınan ders bütün silsiledeki velilerin emaneti olduğundan, ayrı bir feyzi ve tadı vardır. İkinci faydası, kalbin ve çekilen zikrin kontrol altında olmasıdır. Mürşid, kalbin tedavisi için tercih ettiği zikri artırma veya değiştirme zamanını takip eder. Bu arada zikir esnasında karşılaşılan halleri ve vücuttaki değişmeleri kontrol eder, gerekli müdahaleyi yapar.
Kendi başına zikir çekmenin elbette sevabı vardır, fakat ileri safhada şeytanın tuzakları da vardır. Çektiği zikirle nefsini beğenmek, zikirden zevk alıp onu asıl hedef gibi görmek, zikir anında oluşan şeytanî halleri melekten veya Allah’tan zannetmek, zikirle yetinip farz ibadetleri terk etmek gibi tehlikelere düşenler çok olmuştur,
Kâmil ve mükemmil bir mürşide talebe olanlar, manevi terbiye ve tedavide onun talimatlarına uymalıdırlar. Bu kimselerin kendi başına farklı zikir seçmeleri, verilen zikri değiştirmeleri, başka zikirlere heves etmeleri doğru değildir. Çünkü bu davranış kalbi dağıtmakta ve önündeki zikirden soğutmaktadır. Zikrini artırmak veya değiştirmek isteyenler bunu mürşidine danışarak yapmalıdır.

KALBİN GÜNLÜK İLACI:

VİRD

Vird, günlük vazife demektir. Her gün belli miktar yapılan zikre de vird denir. Bu zikir belli miktar Kur’an okumak, salâvat getirmek ve istiğfar çekmek de olabilir.
Vird kalp için günlük ilaç hükmündedir. Kalbin gafletten uyanması ve şifa bulması için her gün bu ilacın alınması gerekmektedir. Vird beş vakit namaz gibi müslümanın hayatına girmelidir. Büyükler, “virdi olmayanın varidi olmaz” demişlerdir. Varid, manevi feyiz ve ilâhi hediyeler demektir. Vird…. hak yolcusunun ana sermayesidir. Vird  Allah dostlarının sırrı kabul edilmiştir. O sırra ve Allah dostluğuna ulaşmanın yolu virddir.
Vird gafletle de olsa çekilmelidir. Gafletle çekilen zikir, hiç çekmeyip terk etmekten daha hayırlı ve kazançlıdır. Çünkü insan farkında olmasa da vücudu o anda Allah’ın zikri ile meşgul olmaktadır. Vird dersi yirmidört saat içinde yapılabilir, ancak zikrin en faziletli vakti sabah ve akşam vakitleridir. Vird dersi için mekruh bir vakit yoktur. Ancak, virdle meşguliyet farz ibadetleri geciktirmemelidir.
Bütün zamanlar zikir için yaratılmıştır. Allahu Tealâ kendisini seven müminlerin yüce zatını çokça zikretmesini istiyor ve zikirden ancak münafıkların usanacağını bildiriyor. (Nisa/142)

Kaynak:Nakşibent Yolu/Araştırma

Sevgiyle…Vesselam…

(A//Vit-amin.net/)

AN…da KAL…..

SSUFİ

AN ve Meditasyon….

Uygulamalarınıza devam ettiğiniz sürece hem iyi hem kötü birçok deneyim yaşarsınız. Havanın değişik yönlerden içeri girebilmesi için birçok kapısı ve penceresi olan bir oda gibi, zihniniz de açık olduğu müddetçe birçok farklı deneyimin yaşanması doğaldır. Birçok mutluluk hallerini, açıklık ve berraklığı veya düşüncelerinizin olmadığı bir aşamayı deneyimleyebilirsiniz. Bir yönden bakıldığında bunlar meditasyon uygulamanızı geliştirdiğinizi gösteren iyi işaretlerdir. Mutluluğu deneyimlediğinizde bu arzuların bir süre için kaybolduğunu gösteren bir işarettir.

Gerçek berraklık ve açıklığı deneyimlediğinizde bu saldırganlığınızın bir süreliğine yok olduğunun işaretidir. Düşüncelerinizin yokolduğu bir durumu deneyimliyorsanız bu da bilgisizliğinizin bir süreliğine kaybolduğunun işaretidir. Bunlar kendi başlarına iyi deneyimlerdir, fakat eğer onlara bağlanırsanız onlar da engeller yaratmaya başlarlar. Deneyimler kendi başlarına farkındalık anlamı taşımazlar, fakat eğer onlara bağlanmadan kalabilirsek, her ne iseler o olarak kalırlar, yani farkındalığa erişmek için kullanılan araçlar olarak.

Olumsuz deneyimler çok sık olarak yanlış anlaşılırlar çünkü onları kötü bir işaret olarak değerlendiririz. Ama aslında uygulamamızdaki olumsuz deneyimler kılık değiştirmiş lütuflardır. Onlara normalde yapacağınız gibi hoşnutsuzlukla yaklaşmamayı deneyin, bunun yerine onları gerçekte ne iseler öyle algılayın, sadece deneyimler, rüyagibi ve yanıltıcı. Deneyimin gerçek doğasının farkına varmanız sizi deneyimin kendisinin size verebileceği zarardan ve tehlikeden özgürleştirir ve sonuç olarak olumsuz bir deneyim bile büyük bir şükran duygusu ve başarının kaynağı haline gelebilir..

Öğrenmek zorunda olduğumuz şey, yaşamda ve meditasyonda, iyi deneyimlere bağlanmaktan özgürleşmek ve olumsuz olanlara da nefretle bakmamayı öğrenmektir.

“Çok fazla heyecanlanma. Sonuç olarak bu ne çok iyi, ne de çok kötü.” 0, deneyimin kendisine bağlılık göstermeye başladığımı anlamıştı ve işte o bağımlılığın, tıpkı diğerleri gibi, üstesinden gelinmesi şarttır…

Öte yandan, meditasyon sırasında bulanık, yarı bilinçli, amacından sapmış bir bilinç düzeyini deneyimleyebilirsiniz, başınızın üzerine bir kukuleta geçirilmiş gibi: rüyaya benzer bir kasvet. Bu durum aslında bulanıklaşmış haldeki dikkatsiz bir durgunluktan başka bir şey değildir. Bu durumdan nasıl kurtulursunuz? Dikkatinizi toplayın, sırtınızı dikleştirin, ciğerlerinizdeki durgun havayı boşaltın ve zihninizi tazlemek için farkındalığınızı berrak bir alana yönlendirin. Eğer bu durgunluk hali içinde kalmaya devam ederseniz, gelişemezsiniz; öyleyse ne zaman bu aksilik ortaya çıkarsa, onu tekrar tekrar arındırın. Olabildiğince tetikte ve uyanık kalmak önemlidir.”

Doğal olarak uyanık, genişlemiş ve canlı, enerjik bir dinginliğe ulaştığınızı hissettiğinizde o anda hangi yöntemi uyguluyor olursanız olun bırakın ya da onun kendi içinde eriyip yok olmasına izin verin. Daha sonra sakince, dikkatiniz dağılmadan, kesinlikle özel bir yöntem uygulamadan o durumda kalmaya devam edin. Buraya dek yöntem işlevini tamamlamıştır zaten. Bununla beraber ne zaman doğru yolda olmadığınızı ya da dikkatinizin dağıldığını hissederseniz, o zaman sizi içinde bulunduğunuz duruma geri getirecek en uygun tekniğe geri dönün.

Meditasyonun gerçek muhteşemliği kullanılan yöntemlerde değil, onun devamlı olarak içinde bulunulan ânı, mutluluğu, açıklık ve dinginliği ve hepsinden önemlisi hırstan tamamen arınmış olma halini kesintisiz olarak deneyimlemeye olanak tanımasıdır. İçinizdeki hırsın azalması, giderek kendinizden özgürleşmeye başladığınızın işaretidir. Ve siz bu özgürlüğü daha çok deneyimledikçe, egonuzun ve onu canlı tutan umutlarınız ve korkularınızın azalarak yok olmaya başladığını ve sonsuz cömertlikteki “egosuzluğun bilgeliği”ne giderek yaklaştığınızı göreceksiniz. Bu bilgelik evinde yaşamaya başladığınız zaman, artık “ben” ile “sen”, “bu” ile “o” veya “içerideki” ile “dışarıdaki” arasında ayırımcı bir sınır olmadığını farkedeceksiniz; en sonunda ikiliğin olmadığı gerçek yuvanıza ulaşacaksınız…

Evet, yirmi dakika meditasyon yapmak iyidir; ama bu yirmi dakikanın sınır olduğu anlamına da gelmez. Ben eski kutsal yazıların hiçbir yerinde yirmi dakika meditasyon yapılması gerektiğine dair bir ibareye rastlamadım; sanırım bu Batı’lılar tarafından icat edilmiş bir düşünce ve ben bunu “Batılı Standart Meditasyon Süresi” olarak adlandırıyorum. Önemli olan nokta ne kadar süreyle meditasyon yapacağınız değildir; önemli olan uygulamanın size belli bir bilinçlilik ve içinde bulunulan anda kalma deneyimini getirmesidir ki, orada biraz daha açık ve kalbinizin özüyle bağlantı içinde olursunuz. Ve uyanıklık içinde geçireceğiniz beş dakikalık bir oturumunuz yirmi dakikalık bir uyuklamadan çok daha değerlidir!

Dört veya beş dakikalık bir uygulamanın arkasından sadece bir dakikalık kısa bir ara verin. Bu ara sırasında kullandığınız yöntemi bırakın ama tüm farkındalığınızm gitmesine izin vermeyin. Bazen, siz uygulama yapmak için çaba sarfederken, garip bir şekilde, ara verdiğiniz ve kullandığınız yöntemi bıraktığınız an eğer hâlâ bilinçli iseniz ve bulunduğunuz an içindeyseniz meditasyonun gerçekten gerçekleştiği andır. İşte bu yüzden ara vermek de meditasyonun kendisi kadar önemlidir. Zaman zaman uygulama konusunda sorunları olan öğrencilerime, ara verdiğiniz sırada uygulama yapmayı, uygulama yaptığınız sırada da ara vermeyi deneyin…

Kısa bir süre için meditasyon yapmak üzere oturun; sonra otuz saniye veya bir dakikalık çok kısa bir ara verin. Fakat yaptığınız şeyin farkındalığı içinde kalın ve içinde bulunduğunuz ânı ve onun doğal rahatlığını kaybetmeyin. Daha sonra kendinizi uyandırın ve tekrar oturun. Eğer bu şekilde birçok oturum yaparsanız, verdiğiniz aralar meditasyonunuzun çok daha gerçek ve esin verici olmasını sağlayacaktır; verdiğiniz aralar beceriksizliğin, sıkıcı katılığın, gereğinden fazla ciddiyet ve yapaylığın meditasyon uygulamanızın dışında kalmasını sağlarlar ve sizin çok daha kolay odaklanmanıza ve rahat olmanıza olanak verirler.

Giderek, bu uygulamalar ve verilen araların karşılıklı etkileşimi sayesinde meditasyon ve günlük yaşamınız arasındaki sınırlar çöker, aralarındaki kontrast kaybolur ve siz kendinizi giderek artan bir şekilde doğal saf farkındalığınızm içinde bulursunuz; hem de dikkatiniz dağılmadan. İşte o zaman,”Meditasyon yapan kişi meditasyonu bıraksa da, meditasyon onu bırakmaz.”Meditasyon uygulamasının dinginliğinin yaşamınıza nüfuz etmesi için birkaç dakikalık bir süre geçmesine izin verin. Ustam Dudjom Rinpoche’nin söylediği gibi: ( Meditasyonunuz bitince) Acele edip hemen kalkmayın, farkındalığınızla günlük yaşamınızın birbirine karışmasına izin verin.

Ayrıca, meditasyondan sonra, etrafımızdaki her şeyi algılama .olumuzu sağlamlaştırma yolundaki eğilimimize teslim olmamak da önemlidir. Günlük yaşamınıza geri döndüğünüzde meditasyonun size getirdiği bilgelik, anlayış, şefkat, keyif, akıcılık, açıklık ve tarafsızlığın günden güne deneyiminize yayılmasına izin verin. Meditasyon, her şeyin doğasının nasıl aldatıcı ve rüya gibi olduğunun farkındalığını içinizde uyandırır; bu farkındalığı samsaran;n en kesif olduğu zamanlarda bile sürdürür. Büyük bir usta şöyle der: “Meditasyon uygulamasından sonra kişi yanılsamanın çocuğu olmalıdır.””Bir anlamda her şey rüya gibi ve aldatıcıdır; ama öyle olsa da, işin mizahi yanını elden bırakmadan işlerinizi yapmaya devam edin. Örneğin eğer yürüyorsanız, gereksizce ağırbaşlılık ya da çekingenlik göstermeden, kaygısızca gerçeğin açıklığına doğru yürüyün. Oturduğunuz zaman, gerçeğin kalesi olun. Yemek yerken olumsuzluklarınızı ve yanılsamalarınızı boşluğun karnına yerleştirdiğinizi ve onların her yana yayılarak yok olduğunu düşünün. Ve tuvalete gittiğinizde de tüm karanlık yönlerinizin ve ükanmışlıklarınızın temizlendiğini, su ile sürüklenerek gittiğini düşünün.”

Yani asıl önemli olan şey oturup meditasyon yapmak değil, meditasyondan sonra zihninizin hangi durumda olduğudur. Yaptığınız her şey yoluyla zihninizin böyle kendi merkezinde ve dingin olduğu hali uzatmalısınız…”Usta, aydınlanmışlığı yaşamıma nasıl geçirebilirim? Onu günlük yaşamımda her an nasıl deneyimieyebilirim?”

“Yemek yiyerek ve uyuyarak,” diye yanıtlar usta. “Ama Usta, herkes uyur ve herkes yemek yer.”

“Ama herkes yemek yerken sadece yemez, uyurken sadece uyumaz.”

Yemek yerken yemeği yemek ve uyurken de uyumak tanımlamasının anlamı, egonun sizin orada bulunmanızı engelleyici ayartmalarından uzakta, her ne yapıyor olursanız olun, tam anlamıyla içinde bulunduğunuz ânın farkındalığında kalmaktırİşte o ünlü Zen deyişi, “Yemek yerken yemek yerim, uyurken de uyurum” buradan gelir..
İnsanlar çok sık olarak meditasyona görüntüler ya da ışıklar görmek veya bazı doğaüstü mucizeler yaşamak gibi sıradışı sonuçlar almak umuduyla yaklaşıyorlar. Böyle bir sonuç ortaya çıkmayınca da son derece hayal kırıklığına uğruyorlar. Ama meditasyonun gerçek mucizesi daha sıradan ve çok daha yararlıdır. 0, gizli bir dönüşümdür ve bu dönüşüm sadece zihninizde ve duygularınızda değil, bedeninizde de yaşanır. 0 son derece iyileştirici, şifa vericidir. Fen bilimleriyle uğraşanlar ve doktorlar, kendinizi ruhsal olarak iyi hissettiğiniz zamanlarda, bedeninizdeki hücrelerin bile durumlarından daha hoşnut olduklarını keşfettiler ve zihniniz daha olumsuz bir durumdayken, hücreleriniz de daha kötü oluyorlar. Tüm sağlık durumunuzun zihninizin içinde bulunduğu halle ve kendinizi ifade etme tarzınızla çok yakın ilişkisi vardır.

Bir anlamda meditasyon bir sanattır ve onda bir sanatçının hazzı ile yaratıcılığın verimliliğini bir araya getirmelisiniz.

Büyük bir ustanın öğretisinin ya da kutsal bir şarkının kasetlerini dinleyebilirsiniz. Meditasyon yaptığınız mekânı bir çiçekle, bir tütsü çubuğuyla, bir mumla, aydınlanmış bir ustanın fotoğrafıyla, ilahi bir varlığın ya da bir budanın heykeliyle sade bir cennete dönüştürebilirsiniz. En sıradan odayı bile gizli ve kutsal bir yer, hergün iki eski dostun birbirlerini neşeyle selamlayarak buluşması gibi gerçek benliğinizle buluşmak üzere geleceğiniz bir yer haline getirebilirsiniz.

Doğa her zaman esinlenmenin en güvenilir kaynağıdır. Zihninizi sakinleştirmek için şafak vakti parkta bir yürüyüş yapın veya bir bahçedeki gülün üzerindeki çiğ tanesini seyredin. Yere uzanıp gökyüzünü seyredin ve zihninizin onun sonsuzluğuna genişlemesine izin verin. Dışarıdaki gökyüzünün zihninizin içindeki gökyüzünü uyandırmasına izin verin. Bir nehrin kenarında durun ve zihniniz onun akışı ve tek düze sesiyle karışıp bir olsun. Bir şelalenin kıyısında oturun ve onun iyileştirici kahkahalarının ruhunuzu arındırmasına izin verin. Deniz kıyısında yürüyün ve denizden esen rüzgârı yüzünüzde hissedin. Ayışığının güzelliğini kutlayın ve onu zihninizde denge sağlamak için kullanın. Bir göl kenarında veya bir bahçede oturup sessizlik içinde nefes alıp verirken, bulutsuz bir gecede ay’ın yavaşça ve azametle gökyüzünde yükselmesi gibi zihninizin sessizliğe dalmasına izin verin.

Her şey meditasyona davet için kullanılabilir. Bir gülümseme, metroda gördüğünüz bir yüz, kaldırımdaki bir çatlakta büyümüş küçük bir çiçek, bir mağaza vitrinindeki kumaşın zengin dökümleri, güneş ışınlarının pencere kenarındaki çiçek saksılarında parıldaması. Herhangi bir zeraiet veya güzellik işaretini görmek için tetikte olun. Her türlü keyif için şükredin ve “her zaman sessizliğin içinden gelen bilgiyi” (Rainer Maria Rilke, Duino öegies’den.) alabilmek için her an uyanık olun.

Yavaş yavaş, her nefes alış verişinizde sizi esinlendirecek, aydınlatacak, neşelendirecek ve moralinizi yükseltecek bütün çareler elinizin altında, kendi mutluluğunuzun efendisi, kendi neşenizin kimyageri olacaksınız. Büyük ruhsal uygulayıcı kimdir? Her zaman kendi gerçek benliğinin farkındalığı içinde yaşayan, sınırsız esinlenmenin kaynağını bulmuş ve onu daima kullanan kişidir. (/Sogyal Rinpoche/)

….Onu yapabilmenizin tek yolu; kendinizin o kısmının aslında sonsuz olduğunu bildiğiniz zamandır. Kendinizin değişmeye maruz kalmayan bir kısmı vardır, o sahnenin arkasındaki sessiz tanıktır. O; özünde ruhunuzdur, soyut (mücerret) olan, fakat hakiki kuvvet olan ruhtur. O; yerçekimi kadar gerçektir. O; zaman kadar hakikidir. O; anlaşılamayandır. O; gizemlidir, fakat kuvvetlidir ve ebedidir. O; başlangıcı olmayan, sonu olmayandır. Hiçbir boyutsallığa sahip değildir. O; boşluksuz, zamansız, boyutsuz, başı ve sonu olmayan, sonsuza dek’tir. Kendinizin o parçasıyla temasa geçebildiğinizde; o zaman, aslında şu andaki varoluşun, bütün ömrün sonsuzlukta titreşimden başka bir şey olmadığını, sonsuzlukta bir parantez, sonsuzluk bağlamında gecenin yarısında bir kelebeğin küçük bir ışıltısı olduğunu göreceksiniz. Faniliği; o bilgiyle, o deneyimle ölçülen bir ölümsüzlük olarak deneyimlemeye başlıyorsunuz, zamanı ölçülen bir öncesizlik-sonrasızlık olarak görmeye başlıyorsunuz ve onu gerçekten ne olduğunuzun perde arkasının karşısından gördüğünüzde, o zaman günlük varoluşun endişesi ortadan kayboluyor.

Bu nedenle bir kişi; pek çok insanda stres yaratan küçük mücadelelerden, günlük varoluşun incir çekirdeğini doldurmaz şeylerinden dolayı hem dertlenmekten, hem de etkilenmekten kurtulur.Böylece, çok daha neşeli hale gelir ve şimdiki anın olması gerektiği gibi olduğunun farkına varır, başka çaresi de yoktur. O; tüm diğer anların zirvesi ve sonsuzluğun merkez noktasıdır. Bundan dolayı, her anın içerisinde ne olduğuna dikkat ediyorsunuz. Ve onu yaptığınız zaman; o zaman, Tanrının varlığının heryerde olduğunun idrakına varıyorsunuz.Sadece onu dikkatinizde bilinçli olarak benimsemelisiniz. Ve o, sevindiriciliğe neden olan şeydir. Realiteyi bilmelisiniz ve realite de bizim ölümsüz olduğumuzdur.Şu anda yaşamak sonsuzluğun deneyimini yaratır. O, okyanustaki her bir damlanın bütün bir okyanusun tadını kapsaması gibidir. Bundan dolayı; eğer o anda yaşayabilirseniz, zamandaki her an da sonsuzluğun tadını kapsamaktadır. Fakat pek çok insan gerçekten sahip oldukları tek zamanda, anda yaşamıyorlar. Onlar ya geçmişte veyahut da gelecekte yaşıyorlar. Eğer anda yaşayabilseydiniz, sonsuzluğun tadını görürdünüz ve sonsuzluğun deneyimini metabolize ettiğinizde de bedeniniz yaşlanmıyor.(Deepak Copra-Röp..)

AN ‘ı yakalayarak… sağlıklı beyinler…sağlıklı zihinler…sağlıklı bedenlere sahip olabilir  ve  her daim genç kalmayı başarabilirsiniz..AN’da kal..sağlıklı kal.. genç kal…..

Sevgiyle….Kal..

(/Araştırma//Vit-amin.net/)

ZİHNİMİN DOĞASI….

SUFİ

Sizde zihninizin odasında akıllı uslu oturup,doğasını dinlemek istermiydiniz…

Meditasyonun ustalarının dilinden…..

Sadece zihnimin rahatlamasına izin veririm ve özellikle esinlenmiş bir durumda isem zihnimi çok kısa bir sürede evine getirdiğimi ve rahatladığımı hissederim. Zihnimin doğası içinde sessizce oturur, rahatlarım; “doğru” durumda olup olmadığım hakkında şüphelenip durumumu sorgulamam. Bu durumda hiçbir çaba yoktur, sadece zengin bir anlayış, uyanıklık ve sarsılmaz bir emin oluş vardır. Zihnimin doğası içinde olduğum zaman, sıradan zihnim artık orada değildir. Olmak duygusunu kanıtlamak veya doğrulamak ihtiyacı yoktur: Varlığımı yalın olarak hissederim. Temel güven duygusu oradadır. Özellikle yapılması gereken hiçbir şey yokturYani meditasyon yaptığınız zaman zihninizin içsel şartlarını doğru olarak yaratmanız çok önemlidir. Tüm efor ve çabalamalar genişlemiş olamamaktan kaynaklanır, yani bu doğru şartları yaratmak meditasyonunuzun gerçek anlamda başarılı olması için yaşamsal önem taşır. Keyif ve açıklık duygusu içinde olduğunuz zaman meditasyon çaba göstermenize gerek kalmadan ortaya çıkar.”Meditasyon çabalamak değil, doğal olarak onun tarafından özümsenmek demektir” Seçtiğiniz yöntemi sabırla uygulamaya devam ederseniz, meditasyon yavaşça ortaya çıkar.

Meditasyon, “yapabileceğiniz” bir şey değildir; o, yalnızca biz çalışmamızı mükemmelleştirdiğimizde kendiliğinden olacak bir şeydir.Bununla birlikte, meditasyonun gerçekleşebilmesi için, dingin ve uygun koşulların yaratılması gerekmektedir. Zihnimiz üzerinde ustalık kazanmadan önce, önce zihnin doğal çevrenizi sakinleştirmemiz gerekmektedir. Şu anda zihin tıpkı bir mumun alevi gibidir: titreşmekte, sürekli olarak değişmekte, düşüncelerimizin ve duygularımızın neden olduğu rüzgârlarla dalgalanıp durmaktadır. Mumun alevi, yalnızca biz çevresel koşulları sakinleştirdiğimizde sakin bir şekilde yanacaktır; böylece zihnimizin ve duygularımızın şiddetli rüzgârlarını durdurduğumuzda zihnin gerçek doğasını görebilir ve bu doğanın içinde huzur bulabiliriz. Diğer yandan, meditasyonumuzda bir kez sağlamlığı yakaladık mı, sesler ve diğer her tür rahatsız edici koşulun üzerimizdeki etkileri de azalmaya başlayacaktır…zihniniz dingin, esinlenmiş bir durumda ise tüm duruşunuzu etkileyecek, daha çabasız ve doğal bir şekilde durmanızı sağlayacaktır. Bu nedenle, bedeninizin duruşu ile zihnin doğasının farkındalığından doğan güveni birleştirmek son derece önemlidir.Bakışınız, meditasyonunuza taşıdığınız zihnin doğası ile ilgili tüm anlayışınızın ve içgörülerinizin bir özetidir. Böylece, bakışınız, oturuş biçiminizde varoluşunuzun özünü açığa vurarak duruşunuzu anlamlandırır ve etkiler.Öyleyse, bir dağın sarsılmaz ve sağlam varlığıyla tıpkı bir dağ gibi oturun. Bir dağ, onu döven rüzgârlar ne kadar sert ve zirvelerinde dolaşıp duran kara bulutlar ne kadar kalın olurlarsa olsunlar tümüyle doğal, rahat ve kendisiyle barışıktır. Tıpkı bir dağ gibi oturarak, zihninizin doğmasına, uçmasına ve yükseklere süzülmesine izin verin.

Bu duruşun en önemli, en can alıcı noktası, sırtı bir “ok” ya da “altın paralardan oluşmuş bir yığın” gibi dik tutmaktır. Bu şekilde “İçsel enerji” veya prana, bedenin kanallarında rahatça akacak ve zihniniz rahatlaması için gereken doğru durumu bulacaktır. Hiçbir şeyi zorlamayın. Omurganın alt kısmının doğal bir kıvrımı vardır, bu kısım rahatlamış fakat dik bir durumda olmalıdır. Başınız boynunuzun üstünde rahatça dengede durmalıdır. Duruşunuzun gücünü ve zarafetini taşıyan, omuzlarınız ve bedeninizin üst kısmıdır ve onlar hiçbir gerilim altında olmadan güçlü bir denge içinde olmalıdır..

Çaprazlanmış bacaklar ikilikten arınmışlığın mizahını, yaşam ve ölümün, iyi ve kötünün, ustalıklı araçlar ve bilgeliğin, eril ve dişil ilkelerin, samsara ve nirvana’nın birliğini ifade eder. Bir sandalye üzerinde bacaklarınız gevşemiş bir şekilde oturmayı da tercih edebilirsiniz, fakat sırtınızın dik olduğundan her zaman emin olun….gözler açık tutulmalıdır: bu çok önemli bir noktadır. Eğer dışarıdan gelecek etkilere karşı çok duyarlıysanız, uygulamaya başladığınızda bir süre için gözlerinizi kapalı tutmayı ve sessizce içinize dönmeyi rahatlatıcı bulabilirsiniz.

Dinginliği bir kez sağladıktan sonra yavaşça gözlerinizi açın, bakışlarınızın çok daha dingin ve huzur dolu olduğunu fark edeceksiniz. Şimdi aşağıya doğru, önünüzde yaklaşık 45 derecelik bir açı oluşturan burun çizginize doğru bakın. Ne zaman zihninizin karmaşa içinde olduğunu hissederseniz bakışlarınızı aşağıya doğru kaydırmak, durgun ve uykulu hissettiğiniz zamanlarda ise bakışlarınızı yukarı yöneltmek her zaman kullanabileceğiniz en iyi çözümdür.Zihniniz bir kez dinginliğe ulaştığında ve anlayışınızdaki açıklık artmaya başladığında bakışlarınızı yukarı yöneltmekte ve gözlerinizi daha çok açarak doğrudan doğruya önünüzde uzayıp giden alana bakmakta özgürsünüz..

Meditasyonunuzdan ışıyan şefkati gözleriniz aracılığıyla, yumuşakça ve nazikçe yöneltin, böylelikle bakışlarınız şefkatin kendisinin, okyanus gibi engin bakışları olsun.Gözleri kapamak yerine açık tutmanın birkaç nedeni vardır. Yaşamı dışarıda bırakmak yerine, açık ve her şeyle barış içinde kalırsınız. Duyularınızı duymak, görmek, dokunmak onların algılarına sıkı sıkıya bağlı kalmaksızın, doğal olarak sadece oldukları gibi açık tutarsınız. “Her ne kadar değişik formlar algılansa da, onların hepsi özünde boştur; yine de boşlukta da formlar algılanır. Her ne kadar değişik sesler duyulsa da, onlar aslında boştur; yine de boşlukta sesler duyulur. Her ne kadar birçok değişik düşünceler doğsa da; onlar boştur, yine de boşlukta düşünceler algılanır.” Ne görürseniz görün ya da ne duyarsanız duyun, hiçbirine sıkı sıkıya sarılmadan onları öylece oldukları gibi bırakın. Duymayı duymakta, görmeyi görmekte bırakın ve bağımlılığınızın algılamanıza girmesine izin vermeyin., bilgelik enerjimizin tamamı kalp merkezimizde bulunur ve bu merkez “bilgelik kanalları” yoluyla gözlerimizle bağlantı halindedir. Gözler parlaklığın “kapılarıdır”, öyleyse bu bilgelik kanallarının yolunu kesmemek için onları açık tutun….

Meditasyon yaparken ağzınızı sanki derin ve rahatlatıcı bir “Aaaah” sesi çıkarmak üzereymişsiniz gibi hafifçe açık tutun. Ağzınızı hafifçe açık tutarak ve esas itibarıyla ağzınızdan nefes alıp vermek yoluyla, tutarsız düşünceler yaratan “karmik rüzgârların” ortaya çıkma ve zihninizde ve meditasyonunuzda engeller yaratma olasılığı daha azdır.

Ellerinizi rahatça dizkapaklarınızın üzerinde tutun. Bu duruş “rahat ve refah içindeki zihin” duruşu olarak da adlandırılır….zihni denetim altına almak ve olumsuz duyguları etkinsizleştirmek için 84,000 değişik yol öğretmiştir ….

Nefesi”Gözlemlemek

Nefes yaşamdır, yaşamımızın yalın ve en önemli ifadesidir. (Musevilikte ruh, nefes, Tanrı’nın evrene (yaradılışa) aşıladığı (akıttığı) ruhu, özüdür; Hıristiyanlıkta da nefes ile Ruhulkudüs (Kutsal Ruh) arasında engin bir ilişki vardır, öyle ki nefes olmadan hiçbir şekilde yaşam olamaz. Buda’nın öğretisinde nefes ya da Sanskrit adıyla prana, “zihnin aracı” olarak adlandırılır, çünkü zihnimizin işlevini yapmasını sağlayan pranadır.) Öyleyse, ustalıkla nefesiniz üzerinde çalışmak yoluyla zihninizi dinginliğe kavuşturduğunuzda, aynı zamanda ve otomatik olarak zihni denetim altına alıyor ve çalıştırıyor olursunuz. Hepimiz yaşamın çok gerilim dolu olduğu anlarda, birkaç dakika için yalnız kalıp sessizlik içinde derin derin nefes alıp vermenin ne denli rahatlatıcı olduğunu deneyimlemişizdir. Bu kadar basit bir egzersizin bile çok büyük yararı olabilir.

Öyleyse, meditasyon sırasında her zaman yaptığınız şekilde doğal olarak nefes alıp verin. Farkındalığınızı hafifçe nefes verişinize odaklayın. İçinize çektiğiniz nefesi verirken sadece o nefes verişle akın. Her nefes verişinizde tüm hırslarınızdan kurtulur ve onların gitmelerine izin verirsiniz. Nefesinizin, gerçeğin her tarafa yayılan enginliği içinde eridiğini hayal edin. Her nefes verişinizle tekrar nefes alışınız arasında, hırsların yokolduğu doğal bir ara olduğunu farkedeceksiniz.

İşte bu arada, o açıklıkta kalın. Ve doğal olarak, yeniden nefes aldığınızda özellikle nefes alışınıza odaklanmayın, zihninizi o açılmış arada tutmaya devam edin.

Alıştırma yaptığınız zaman, zihninizin konuşmalarından, analizlerinden veya içsel gevezeliklerinden etkilenmemek çok önemlidir. Farkındalık adına zihninizin yaptığı anlatımlara (“Şimdi nefes alıyorum, şimdi nefes veriyorum”) dikkat etme yanlışlığını yapmayın, asıl önemli olan saf olarak içinde bulunduğunuz durumdur.Nefesinize çok fazla yoğunlaşmayın; dikkatinizin yaklaşık yüzde 25’ini buna ayırın, diğer yüzde 75 ile de dingin bir şekilde genişlemiş olarak rahatlayın. Nefes alış verişinizle ilgili olarak daha farkında oldukça, kendinizi giderek artan şekilde içinde bulunduğunuz anda hissetmeye başlayacaksınız, parçalanmış tüm benliklerinizi kendinizde toplayacak ve bütün olacaksınız.

Nefesi “gözlemlemekten” ziyade, giderek onun ile bir olmaya, sanki nefesin kendisi siz oluyormuşsunuz gibi hissetmeye izin verin. Yavaşça nefes, nefes alan ve nefesin kendisi birleşir ve bir olur; ikilikler ve ayrılıklar eriyip yok olur.
Bu, son derece yalın farkındalık sürecinin duygu ve düşüncelerinizi süzdüğünü göreceksiniz. İşte o zaman sanki eski bir deriden sıyrılırcasına, bir şey yüzeye çıkar ve özgürlesin…..

Bir Obje Kullanmak

Birçok insanın yararlı bulduğu ikinci yöntem, zihni bir dereceye kadar bir obje üzerinde odaklamaktır. Bir çiçek veya bir kristal gibi doğal güzelliği yansıtan ve içinizde esinlenmenin o özel duygusunu uyandıracak bir obje kullanabilirsiniz….kendi ustanızın resmi gibi gerçeğin cisimlenmiş halini ifade eden bir obje çok daha etkili olabilir. Ustanız sizinle gerçek arasındaki yaşayan bağlantıdır ve ustanızla olan kişisel bağlantınız yüzünden, sadece onun yüzünü görmek size esin verir ve kendi doğanızın gerçeğiyle birleştirir.

Bundan esinlenerek, bu resmin bir kopyasını çıkartıp göz hizanızda tutun ve dikkatinizi yavaşça onun yüzünde, özellikle gözlerindeki bakışta odaklayın. Bakışlarındaki yakınlıkta, neredeyse fotoğraftan çıkıp sizi hiçbir şeye sıkıca sarılmadan farkındalık düzeyine, meditasyon durumuna taşıyacak derin bir dinginlik vardır..Daha sonra da zihninizi sakince, dinginlik içinde başbaşa bırakın.

Bir Mantra Tekrarlamak

Tibet de bir hayli kullanılan üçüncü teknik, (ayrıca Sufizm, Ortodoks Hristiyanlığı ve Hinduizm’de de kullanılır) zihni ve bir mantranın sesini birleştirmektir. Mantranın tanımı “zihni koruyan şey”dir. Zihni olumsuzluktan koruyan veya sizi kendi zihninizden koruyan şey mantra olarak tanımlanır.Sinirli, zihniniz karışık ya da duygusal olarak kırılgan olduğunuz zamanlarda bir mantra tekrarlamak esinlenme yoluyla, kendi enerji ve atmosferini dönüştürerek, zihninizin içinde bulunduğu durumu tamamen değiştirir. Bu nasıl mümkün olabilir? Mantra sesin özüdür ve gerçeğin ses formunda cisimlenmiş halidir. Her bir hece ruhsal güçle doludur, ruhsal gerçeğin yoğunlaşmış halidir

Ayrıca zihnin, nefesin gizli enerjisi, prana ile çalıştığı ve bu enerjinin bedenin tüm gizli kanallarında dolaşarak bedeni arındırdığı söylenir. Yani ne zaman bir mantra tekrarlarsanız, enerjinizi ve nefesinizi mantranın enerjisi ile doldurursunuz ve böylece doğrudan doğruya eterik bedeniniz ve zihniniz üzerinde çalışırsınız.(önerdiğim mantra OM AH HUM VAJRA GURU PADMA SIDDHI HUM )

O zaman meditasyon sırasında zihnimizle ne “yapmalıyız?” Kesinlikle hiçbir şey. Sadece zihninizi olduğu gibi bırakın. Bir usta, meditasyonu “boşluğun içinde, hiçbir yerde, geçici olarak durdurulmuş zihin” olarak tanımlar.Ünlü bir deyiş: “Eğer zihin bilinçli olarak kurulmamış haldeyse, yani kendi halindeyse, mutlu ve neşe doludur; tıpkı su gibi, kışkırtılmadığı zamanlarda doğasından gelen şekilde şeffaf ve durudur,” der. Sık sık, meditasyon halindeki zihinle bir sürahi bulanık suyu kıyaslarım: Suyu çalkalamadan ve karıştırmadan ne kadar uzun süre bırakırsak, onu bulandıran kir parçacıklarının dibe çökerek suyun doğal berraklığının ortaya çıkmasına izin vermesi de o kadar kolay olur. Zihnin doğası da tam olarak böyledir, eğer onu değiştirmeye çalışmadan kendi halinde bırakırsanız zihin de mutluluk ve açıklık olan gerçek doğasını bulacaktır.

Yani zihninize hiçbir şeyi zorla kabul ettirmemeye, ona yüklenmemeye dikkat edin. Meditasyon yaptığınız sırada onu denetim etmek için hiçbir çabanız ve sükunet içinde olmak için hiçbir teşebbüsünüz olmamalıdır. Gereğinden fazla ağır başlı olmayın veya özel bir ayine katılıyormuşsunuz gibi hisstemeyin; meditasyon yapmakta olduğunuz düşüncesinin bile gitmesine izin verin. Bedeninizin ve nefesinizin oldukları gibi kalmalarına izin verin. Kendinizi tüm evreni taşıyan gökyüzü olarak düşünün.

Meditasyon sırasında, uyanıklık ile gevşeyip rahatlamış olma arasında, diğer bütün sanat dallarında da olduğu gibi hassas bir denge olması şarttır…
Tellerin ne çok gergin ne de çok gevşek olduğu, tam olarak doğru gerilimde oldukları zaman.””Uyanıklık uyanıklıkta; ama gevşeme gevşemededir….İşte, zihninde de bu durum aynen geçerlidir.”Uyanıklığınızı uyandırın, ama aynı zamanda rahatlamış bir durumda olun, öyle ki zihninizin içinde rahatlamış olmak fikrinin bile bulunmasına izin vermeyin.Sakın vazgeçmeyin ve cesaretinizin kırılmasına izin vermeyin. Zihninizde hangi düşünce doğarsa doğsun siz sadece an’ın içinde kalın, zihninizin tüm karmaşasının ortasında bile nefesinize odaklanın…

Kadim meditasyon öğretilerinde, başlangıçta düşüncelerin birbiri ardına, kesintisizce, bir dağın dik yamacından akan şelale gibi üstüste aktığı söylenir. Giderek meditasyonunuzda en iyiye doğru ulaştıkça düşünceler önce dar bir vadinin ortasından akan bir dereye, sonra da denize doğru akan bir nehire dönüşürler ve en sonunda zihniniz, ara sıra küçük dalgacıklarla kabaran sakin ve durgun bir okyanusa benzer..Bir zihniniz olduğu sürece orada duygu ve düşünceler olacaktır.

Nasıl ki okyanusun dalgaları, güneşin ışınları varsa zihnin ışıltısı da onun duygu ve düşünceleridir. Okyanusun dalgaları vardır fakat o, bu dalgalardan özellikle rahatsız olmaz. Dalgalar okyanusun doğasında vardır. Dalgalar yükselecektir fakat onlar nereye giderler? Okyanusa geri dönerler. Peki dalgalar nereden gelirler? Okyanustan. Aynı yaklaşımla, duygu ve düşünceler de zihnin kendi doğasını ifade etme şekilleridir. Zihinden kaynaklanırlar ve ona geri dönerler. Zihninizden ne yükselirse yükselsin, onu özellikle bir sorun olarak görmeyin. Ani tepkiler göstermeyip sabırlı olursanız, duygu ya da düşünceniz kendi asıl doğasına dönecek ve sakinleşecektir.

Bu anlayışa sahip olduğunuz zaman, yükselen düşünceler sadece uygulamanızı zenginleştirecektir. Fakat onların gerçekten ne olduklarını zihninizin doğasının ışıltısı olan duygu ve düşünceler anlamadığınız taktirde, düşünceleriniz karmaşanın tohumları olacaktır. Öyleyse duygu ve düşüncelerinize karşı açık ve şefkatli bir tutum içinde olun, çünkü aslında düşünceleriniz sizin ailenizdir, zihninizin ailesidir. Onlardan önce, Dudjom Rinpoche’nin sık sık söylediği gibi “Bir çocuk oyununu izleyen yaşlı ve bilge bir adam gibi olun.”

Sık sık, bize sıkıntı veren duygularımızla ve olumsuz düşüncelerimizle nasıl başa çıkmamız gerektiğini düşünürüz. Meditasyonun enginliği içinde, duygu ve düşüncelerinize tamamen tarafsız bir yaklaşımla bakabilirsiniz. Yaklaşımınız değiştiği zaman, zihninizin tüm atmosferi, hatta duygu ve düşüncelerinizin doğası bile değişir. Siz daha uyumlu olursanız, onlar da öyle olurlar; eğer onlarla bir sorununuz olmazsa, onların da sizinle bir sorunu olmayacaktır.

Öyleyse zihninizde hangi düşünce ya da duygu belirirse belirsin onların, okyanustaki dalgalar gibi, yükselip yokolmalarına izin verin. Ne zaman kendinizi düşünürken bulursanız, o düşüncenin, hiçbir zorlama olmaksızın doğmasına ve yokolmasına izin verin. O düşünceye sarılmayın, onu desteklemeyin ya da ona teslim olmayın; ona sıkıca bağlanmaya kalkmayın ve onu kuvvetlendirmeyin. Ne düşüncelerinizi takip edin ne de onları davet edin; kendi dalgalarını seyreden okyanus gibi ya da içinden geçip giden bulutlara bakan gökyüzü gibi olun.

Kısa süre içinde düşüncelerin rüzgâr gibi olduklarını anlayacaksınız; gelirler ve giderler. İşin sırrı düşünceleriniz hakkında “düşünmemek”, siz zihninizi sonradan aklınıza gelen fikirlerden özgürleştirirken, onların zihninizin içinden geçip gitmelerine izin vermektir.

Sıradan zihnimizle baktığımızda düşünce ırmağının kesintisiz olduğunu zannederiz; falfet gerçekte bu doğru değildir. Eğer dikkatle bakarsanız her bir düşüncenin arasında bir boşluk dilimi olduğunu keşfedeceksiniz. Geçmiş düşünce geçmişte kaldığında ve bir sonraki düşünce henüz doğmadan önce, Rigpa’da, yani zihninizin doğasında, her zaman bir ara ortaya çıktığını göreceksiniz. Yani meditasyon uygulaması, düşüncelerin yavaşlamasına izin vermek ve o arayı giderek daha kolay farkedilebilir hale getirmektir.

Bir önceki düşüncen geçmişte kaldığında ve bir sonraki düşüncen henüz doğmamışken o arada bir açıklık yok mu?”İşte o süreyi uzatmalısın: 0, meditasyondur.”(Sogyal Rinpoche)..

(İslam dininde tefekkür ve rabıta adı altında tasavvufta yer almaktadır..YA Şafi…La ilahe illallah…Allahu Ekber…Tekrar edilebilir..) AN …da kalın….

Sevgiyle…

(A//Vit-amin.net/)