Kategori arşivi: ÖZEL

FATIMA HZ. (R.A )

FATIMA BİNTİ RESUL !….

”Fatma benim cüzümdür.” Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v)

Peygamberlik ağacının o güzel meyvesi!….

Aklı zekası, hüsnü cemali, zühdü takvası, haramlardan kaçınması ve güzel ahlakıyla bütün insanlara ve özellikle kadınlara güzel bir örnek olarak yaratılmıştı adeta tıpkı alemlere rahmet Hz. Muhammed Peygamber Efendimiz  (s.a.v) gibi. Zehra  zühd  ismi ona yüzü pek beyaz ve parlak olduğundan, Betül adı da dünyaya düşkün olmayışından ötürü çok temiz manasına geldiğinden denilmiştir..

Dünyaya gelişi Peygamber Efendimizin (s.a.v) Peygamberliğinin bildirildiği senededir. Peygamber efendimizin ilk evliliğinden ve bu mübarek evliliğin  meyvelerinden en küçük meyvesi  Fatıma Hazretlerimiz  idi.. O Ehl-i Beyttendi..

Bir gün Eshab-ı Kiram sordular; Ehli beyt kimdir Ya ResulAllah ?

ResulAllah tam cevap verecekken o esnada İmamı Ali içeri girince onu mübarek hırkasının altına aldılar. Sonra Fatıma Hazretleri girdi içeri hemen onu da hırkasına alıverdiler. Sonra Hasan hazretleri girdi içeri hemen onu da yanına alıverdi…Sonra Hüseyin Hazretleri geldi. Onu da öbür yanına alıverdi.Hepsi hırkasının içindeydi. Ve ” İşte bunlar benim ehli beytimdir.” buyurdular..

Ehlibeyt.. Hazreti Fatıma Ehli beyttendir.. Bu mübarek  insanlara  ayrıca Al-i Aba…Al-i Resul de denilmektedir.

ResulAllah (s.a.v) Efendimizin hadislerinden rivayetle ;

”Ehli beytim Nuhun gemisi gibidir.Onlara tabii olan Selamet bulur.”

”Kızım Fatma’yı Ali’ye vermemi Rabbim bana emr eyledi. Allahu teala her peygamberin sülalesini kendinden benim sülalemi ise Ali (ra) dan halk buyurmuştur.”

Hz. Fatıma buluğ çağına erdiğinde onu Kureyşten çook kimseler istemişti ..Resul Aleyhi selam kimsenin sözüne iltifat etmeyip ”Onun işi hak Teala’nın buyruğuna bağlıdır.” buyurmuştu.

Yine bir hadisi şerifte ”Eğer Ali yaratılmasaydı Fatıma’ya münasip kimse bulunmazdı ”rivayet edilmiştir. Hz. Ali ye bir seslenişinde de ;

”Ya Ali Allahu teala sana Fatma’yı zevce yaptı.. Yer yüzünü ona mehr kıldı.”

Bilal Habeşi Hz.(R.a) anlatıyor; Bir gün ResulAllah  mübarek yüzü ayın ondördünden daha parlak olduğu halde yanımıza geliyordu. Abdurahman bin Avf (R.a) Resulu Ekremi karşıladı ve ‘Anam babam sana feda olsun Ya Resul Allah bu ne nurdur? dedi.

ResulAllah (S.a.v); ”Bu kardeşim amcam oğlu ve damadım hakkında Rabbimden gelen müjdedir. Allahu teala Fatmayı Aliye tezvic (evlendirme)ettiği zaman  cennetin sahibi olan Rıdvan isminde bir meleğe Tuba ağacını sallamasını buyurdu. Rıdvan salladı bizim senetlerimiz sayısınca  senetler saçıldı. Allahu teala nurdan melekler yarattı. Her meleğe birer tane verdi. O senetlerle ”Resulumu ve Ehli Beytimi halis sevenler Cehennemden uzak olsun buyurdu.”….

Yine rivayet edildiğine göre ResulAllah bir gün kızına; Ya Fatıma  dikkat et bütün müminlerin veya Muhammed ümmetinin  kadınlarının büyüğü olmaya razı değilmisin?…diye söylemişti.

Hakkında bir çok hadisi şerif rivayet edilen Hazreti Fatıma ile ilgili hadislerden bir kaçını daha sıralayarak hayatı ve  güzel ahlakı , Rabbimizin ve Peygamber Efendimizin (S.a.v)  in ona verdiği değeri nacizane yad etmeye devam edelim….

Hz. Ebu Bekir (R.a) dan rivayet edilerek Rabbimizin onlar için şöyle buyurduğunu bildirilmektedir..

” Allahu teala; Ey Cennet !..Senin dört köşeni dört kimse ile süslerim. Biri Peygamberlerin üstünü Muhammed dir. Biri Allahtan korkanların üstünü Ali dir.Üçüncü kadınların üstünü Fatıma dır. Dördüncüde temizlerin üstünü Hasan ve Hüseyin dir..

Enes Bin Malik (R.a) ise ; ResulAllah bir hadisi şerifte buyurdular ki; Kıyamet günü halk aç, susuz v e çıplak iken biz dört kişi binek üzerinde oluruz. Ben kendi bineğim olan Burak üstüne binerim. Salih (Aleyhi Selam) devesinin üzerine biner . Kızım Fatıma benim Asba ismindeki deveme biner. Ali bin Ebi Talip de Cennet develerinden birine biner.

Yine bir gün Hz. Osman ResulAllaha (s.a.v) ziyafet vermişti. Hz. Ali ziyafetten çıkıp eve gelince Hz. Fatıma Hz. Ali’ yi üzüntülü gördü. Sebebini sorunca ; Ya Fatıma!.. Bizde biraz zengin olup da ResulAllahı (s.a.v) davet etseydik. dedi. ”Bizde davet edelim .”dedi. Fatıma Hazretleri.

Hazreti Ali; Ey Habibullahın Kerimesi!..Ne ikram ederiz..Hangi yemekleri veririz.?deyince tekrar Fatıma  Hz.i ”O Allahın sevgilisidir..Hak teala ona yemek verir..”dedi.

Hz. Ali de tekrar ResulAllahın huzuruna vardığında ”Ya ResulAllah Kerimeniz Fatıma sizi evine davet ediyor. ”dedi.

ResulAllah;” Yalnız ben mi ? Yoksa Eshabımla beraber mi çağırıyor?..” buyurdu. Hz. Ali ;” Eshabı Kiram da beraber buyursunlar ..” dedi. ResulAllah ve Eshab-ı  kalkıp Hz. Fatıma’nın evine gittiler. Fatıma Hz.i onları güzelce karşılayıp buyur ettikten sonra hemen;” Ya Rabbi! Biliyorsun Habibin ve Eshab-ı bu miskinin evini şereflendirdiler. Onlara ikram edecek  bir şeyim yok. Sen onlara ihsan et. İkram et . Nimetler ver.” diye dua etti.

Bir tenceresi vardı. Ocağa koydu. Hak teala lütfederek tencereyi doldurdu. Hz. Fatıma bu yemeği ResulAllaha götürdü. Eshab-ı Kiram ile beraber yediler. ResulAllah Aleyhi Selam ”Bu cennet yemeklerindendir. ” buyurdu.

Fatıma Hz.i hemen odasına giderek şükür secdesi yaptı. ” Ya Rabbi kölem yok ki azad edeyim. Bu ümmetin günahkarlarından bir kısmının cehennem ateşinden azad edilmesini istiyorum.” diye dua etti.

Hemen Cebrail Aleyhi Selam ResulAllaha gelerek ; Ya ResulAllah kızın Fatıma Allaha münacat etti. Hak teala sana selam söyledi.”Fatıma’nın evine gelen yüz erkek ve yüz kadının her birinin her adımına cehennemden bir kişiyi azad etti” buyurdu.

İbni Abbas buyurdu ki; ResulAllah (s.a.v.) huzurunda idim. Hz. Fatıma ağlayarak geldi. ” Babacığım!. Hasan ve Hüseyin evden çıkmışlardı. Uzun zaman geçti hala eve dönmediler. Ali de yok ki gidip onları çağırsın şimdi ne yapacağız.”

”Ya Fatıma üzülme!… Allahu teala onları muhafaza eder. Sonra ”Ya Rabbi iki torunum denizde iseler onları inayet kayığınla sahile ilet! Eğer sahrada iseler hidayet rehberinle evine getir.” dua buyurdular.

Cebrail Aleyhiselam gelerek;

”Ya ResulAllah onlar dünyadakilerin büyüklerindendir. Anneleri daha yüksektir.Üzülmeyin Neccar oğlunun bahçesinde güvendeler. Allahu teala onları muhafaza etmek için iki melek tayin etmiştir. Kanatlarıyla onları örterler ..”dedi.

ResulAllah doğru bahçeye koyuldu. Hz. Hasan ve Hüseyin’i Melekleriyle alıp eve dönerken yolda Hz. Eyyüb El Ensariye (r.a) rastladılar ..Melekleri farketmeyen Eyyup el ensar (r.a) ”Birini bana verin cenabınızın yükünü hafifleteyim” dedi.

”Ya Eba Eyyub! Bunlar dünyada mükerrem, ukbada muhteremdirler. Anneleri bunlardan daha üstündür.”

Eshab-ı Kirama hitaben de şöyle buyurdular;

”Size dede ve nine bakımından  insanların en şereflilerinin kimler olduğunu haber vereyim mi?…

-Evet!…Ya ResulAllah..

”Hasan ve Hüseyin’ dir. Çünkü dedeleri Allah’ın Peygamberi, nineleri Hatice-tül Kübradır. Sonra baba ve anneleri bakımından insanların en üstününü haber vereyim mi?” buyurdular.

-Evet!..Ya ResulAllah..

Babaları Ali Bin Talip, anneleri Fatıma Binti ResuL (s.a.v) olan Hasan ve Hüseyin’dir.

ResulAllah bir gün yine Hz. i Ali’ye ”Ya Ali Allahu teala Hazretlerini severmisin? ”Hz. Ali ”Evet severim” buyurdu.

”Beni severmisin?.” -Evet Severim..

Hasan ve Hüseyini severmisin?..- Evet severim.

”Ya Ali ! Bu kadar sevgiyi bu kalbe nasıl sığdırıyorsun?..

Hz. Ali cevap veremiyeceğini söyledi.

Hz. Fatıma’ya durumu anlatınca; ”Bunda düşünecek ve üzülecek ne var?

”Hak teala’yı ve Resulunu sevmen imandandır. Beni sevmen nefsin içindir. Hasan Hüseyin’i sevmen tabiatındandır.”

Hz. Ali bu cevabı ResulAllaha söyledi.

ResulAllah bu cevap karşılığında;

”Bu meyve ancak Peygamberlik ağacından alınmıştır.” dedi.

Ehli beytin fazilet ve değerini anlatmaya ve övmeye kelimeler kifayet etmedi  nacizane bizde yine onların o mübarek ağızlarından dökülen o güzel kelimeleriyle yine onların ağzından yine onları anlatmaya gayret gösterdik ..

Sürçi lisan ettiysek affola..!

Sevgiyle!.

ECZACI Filiz

DUA ADAB-I

DUA (1)Dua  sınırlı ve aciz olan insanoğlunun; sınırsız ve sonsuz kudret sahibi Allah ile kurduğu diyalog ve köprüdür.

Tevbe, istiğfar duâlarının manası, yaptığımız bütün günahlara pişmanlık duyduğumuzu ifade etmemiz, bundan sonraki hayatımızda bir daha böyle günah ve kusurları işlemeyeceğimize Rabbimize söz vermemizdir.

Günah ve kusurlarına pişmanlık duyup, üzüntü ve elem hisseden mü’min  önce şu istiğfar duâsını huşû ile okur:

استغفر الله استغفر الله استغفر الله العظيم الكريم اللذي لا الاه الاهو الحي القيوم واتوب اِليْهِ توبة عبد طالم لنفسه لا يملك لنفسه موتا ولا حياة و لا نشوراوَاَسْاَلُهُ لتََّوْبَةَ وَلْمَغْفِرَةَ وَلْهِداَيَةَلَناَ اِنَّهُ هُوَ لتَّوّاَبٌ رَحِيمُ

“Estağfirullah. Estağfirullah. Estağfirullahe’l-azîm el-kerîm, ellezî lâ ilâhe illâ hüve’l-hayyü’l-kayyûmü ve etûbü ileyhi, tevbete abdin zâlimin li-nefsihî, lâ yemlikü li-nefsihî mevten velâ hayâten velâ nüşûrâ. Ve es-elühü’t-tevbete ve’l-mağfirete ve’l-hidâyete lenâ, innehû, hüve’t-tevvâbü’r-rahîm.”

“Ya rabbi! Bu ana gelinceye kadar benim elimden, dilimden, gözümden, kulağımdan, ayağımdan ve elimden bilerek veya bilmeyerek meydana gelen bütün günah ve hatalarıma tevbe ettim, pişman oldum. Küfür, şirk, isyan, günah ve kusur her ne türlü hâl vaki oldu ise, cümlesine tevbe ettim, pişmanlık duydum. Bir daha yapmamaya azm ü cezm ü kast ettim. Sen bu tevbemi kabul eyle. Nefsime uyup, şeytana tabi olup da aynı günah ve kusurları bir daha tekrar etmeme imkan verme, yâ Rabbi. Bir daha iman ve ikrar ediyorum ki, Peygamberlerin evveli Âdem Aleyhisselâm, ahiri ise Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm, bu ikisi arasında her ne kadar peygamber gelip geçtiyse, Bunların cümlesine inandım, iman ettim, hepsi de haktır ve gerçektir. Bütün peygamberlere, onlara gönderilmiş olan İlâhi kitaplara ve içindeki emirlere şeksiz ve şüphesiz iman ettim, dilimle ikrar, kalbimle tasdik ediyorum ve yine iman ve ikrar ediyorum ki en son kitap Kur’ân-ı Azimüşşân ve en son Peygamber de Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm’dır.”

Amentü billâhi ve melâiketihî ve kütübihî ve Rusulihi ve’l-yevmi’l-âhiri ve bi’l-kaderi hayrihî ve şerrihî minellâhi teâlâ ve’l-bâsü bade’l-mevt. Hakkun eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlüh.”

Hadis-i şerifte, “Her namazdan sonra, üç kere

Estağfîrullahel’azîm ellezî lâ ilâhe illâ huv el-hayyel-kayyûme ve etebü ileyh” okuyanın bütün günahları affolur” buyuruldu.
Bu ana gelinceye kadar benim elimden, dilimden, gözümden, kulağımdan, ayağımdan ve elimden bilerek veya bilmeyerek meydana gelen bütün günah ve hatalarıma tevbe ettim.

Hadis-i şerifte, “İstiğfâre devam edeni, çok okuyanı, Allahü teâlâ, dertlerden, sıkıntılardan kurtarır. Onu, hiç ummadığı yerden rızklandırır”

Dertlerin, belâların gitmesi için, istigfâr okumak çok faydalıdır.

İstiğfârlardan meşhûr olanı  Peygamberimizin (SAV)bildirdiği,

“Estagfirullahellezî lâ ilâhe illâ hüverrahmanirrahîm el-hayy-ül-kayyûmüllezî la-yemûtü ve etûbü ileyh Rabbiğfir lî” istigfarıdır.

Bu istigfar yirmibeş kere okursa, odasında, âilesinde, evinde ve şehrinde hiç kaza, belâ olmaz. Bunu her sabah ve akşam okumalıdır. Âlimlerin çoğu, talebelerine ve evlatlarına bunu okumalarını tavsıye etmişlerdir. Çok faydasını görmüşlerdir.

Günde en az yüz   defa   Estağfirullâhel”azîm… söylemek çok faydalıdır.

Her zaman ve her yerde ve namazlardan sonra ve yatarken, ma”nâlarını düşünerek, çok “Estağfirullah min külli mâ kerihallah” veyâ kısaca “Estağfirullah” demelidir.

 

Bu âyetlerden de anlaşıldığı gibi dua, insanda fıtrîdir ve özellikle sıkıntılı anlarda Allah’a dua etmek  sadece samimî olarak Allah’a inananlara has bir durum değildir. Allah’a ortak koşanlar da bu gibi durumlarda  Allah’a yönelir ve O’na dua ederler.

Dua ettikten sonra insan gönlünde bir ferahlık ve serinlik hisseder. İsteğinin yerine getirileceği konusunda ümidi artar.

Âyet ve hadîslerde dua teşvik edilmiştir: “Rabbiniz, şöyle buyurdu: Bana dua edin, size cevap vereyim (duanızı kabul edeyim)” (Mü’minûn, 23/60).

Hz. Peygamber (s.a.s.) de şöyle buyurur: ” Allah katında duadan daha şerefli bir şey yoktur.” (Tirmizî, Daavat,1; İbn Mace, Dua,1) Dua aynı zamanda bir ibadettir. “Dua ibadetin ta kendisidir. ” (Tirmizî, el-Bakara Sûresi Tefsiri, 16)

O halde dua sadece Allah’a yapılmalı, araya başka biri aracı olarak sokulmamalıdır. Nitekim namazın her rekâtında tekrar ettiğimiz Fatiha Sûresi’nde: “Sadece sana ibadet eder ve sadece senden yardım dileriz. “ (el-Fatiha, 1/4) buyurulur.

Allah insana şahdamarından daha yakındır ve O’nun insana merhameti, bir annenin çocuğuna merhametinden çok fazladır. Bir âyette şöyle buyurur: “Kullarım sana beni sorunca  haber ver ki  ben şüphesiz onlara yakınım. Bana dua edenin duasını kabul ederim. “ (el-Bakara, 2/186)

Dua eden kişi gönülden etmeli, duasında iyi şeyleri isteyerek kendisi de o doğrultuda çaba sarfetmelidir. Kişi duasında samimiyetini tavırlarıyla da ortaya koymalıdır. Meselâ duasında Allah’ın emirlerine itaat eden samimi bir müslüman olmayı ifade ediyorsa, hareketleriyle de böyle bir müslüman olma çabası içerisinde olmalıdır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:

Biliniz ki  Allahu Teâlâ   kendisinden gafil bir kalbin duasını kabul etmez.” (Tirmizî, Daavât, 64)

Şüphesiz ki Allah insanın kalbinden geçenleri ve ihtiyaçlarını bilir. Ancak dil ile dua etmenin insanın kendisinin eğitilmesi konusunda etkisi vardır. Ayrıca dua Allah’ın bir emrinin yerine getirilmesidir, bir ibadettir. Kur’ân-ı Kerim’de Hak Teâlâ kendisine nasıl dua edileceğini kullarına öğretir, resûllerinin dualarını bize haber verir. Müminler önce bu dualara bakmak ve böyle dualarla Allah’ı zikretmek durumundadırlar. Gerçekten bilmediğimizi ve en güzelini öğreten Allah’tır. “... Ey Rabbimiz!…unutur veya hata edersek bizi sorumlu tutma… “ (el-Bakara, 2/286)

Eyüp Aleyhisselâm,

“Ya Rabbi, gerçekten benim başıma bela geldi. Halbuki sen merhametlilerin merhametlisisin.” (el-Enbiya, 21/83); Zekeriya (a.s.), “Rabbim, beni yalnız bırakma…” (el-Enbiya, 21/89);

Dua yalnız Allah’a yapılır; istek ve yardım sadece Allah’tan istenir. Allah’tan başkasından bir yardım ve istekte bulunan, müşriktir. Hatta ölümlerinden sonra kabirleri başında veya uzaktan peygamberlere ve salih kullara dua edip yakaranlar, aynen yıldızlara sığınan ve meleklerle peygamberleri rabler edinenler gibi Allah’tan başkasına dua eden müşriklerdir. Ancak melekler müminler için dua ve istiğfar etmektedirler.

Hz. Muhammed (s.a.s.) şöyle buyurur: “Ümmetimden yetmiş bin kişi sorgusuz sualsiz Cennet’e girecektir. Bunlar  rukye talep etmeyen, dağlayarak tedavi yapmayan, olayları uğursuzluğa yormayanlar ve Rablerine tevekkül eden kimselerdir.” (Buhârî, Tıb, 18; Müslîm, İman, 371, 372)

Müminler ancak “Bize Allah yeter. ” demelidir. Rukye  okuyup üfleyerek tedavi demektir. Bütün peygamberler en kötü durumlarda yalnız Allah’a sığınmışlardır. Bunu da namazla yapmışlardır. Çünkü dua esas olarak namazdadır ve devamlılığı vardır.

Müslüman müslüman kardeşi için dua edebilir. Rasûlullah ” Kim bir hidayete çağırırsa, o hidayete tabi olanların mükafatının aynısı onların mükafatından hiçbir eksilme olmaksızın bu kimseye de verilir. “ buyurmuştur. (Müslim, İlm, 16; Ebû Dâvûd, Sünnet, 6; Tirmizî, İlm,15)

Rasûlullah, ümmetinden kendisine dua etmelerini istemiştir. Cenâb-ı Hak, “O’na salât ve selâm getirin “ (Ahzâb, 33/56) diye emretmiştir. Mümin, Allah’tan peygamber için vesîleyi isterse kıyamette o kimseye onun şefaati haktır.

Rasûlullah umreye giden Ömer (r.a.)’e: “Bizi de duandan unutma kardeşim.” demiştir (Ebû Dâvûd, Vitr, 23; Tirmizî, Daavât 109; İbn Mâce, Menâsik 5)

Rasûlullah her zaman ümmetini sadece Allah’a kulluğa çağırmıştır. Hanefi fukâhâsı: “Bir yaratık aracılığıyla Allah’tan bir şey istenemez” demiştir.

Hz. İbrahim,

“Doğrusu benim Rabbim duayı işiticidir” (İbrahim,14/39) demiştir.

Hz. Peygamber: Biriniz dua edeceği zaman Allah’a hamd ve senâ ile başlasın, Resûlüne salâvât getirsin ve bundan sonra artık dilediği duayı yapsın” buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Salât, 358; Tirmizî, Daavât, 65)

Salih ameller vesîlesiyle talepte bulunmanın örneklerinden birisi mağaraya sığınan üç kişinin duasıdır. Bunlardan her biri yalnızca Allah’ın rızasını gözettiği önemli bir amelini zikrederek duada bulunmuştu. Çünkü böyle bir amel, Allah’ın, sahibinin duasının kabulünü gerektirecek bir sevgi ile sevdiği ve razı olduğu bir şeydi. Birisi ana-babasına yaptığı iyiliği zikrederek. diğeri tam iffeti delâletiyle, öteki ise emanete gösterdiği riâyet ve iyilikseverliği ile duada bulunmuştu. (Buhârî, Hars,13)

“Allah bize yeter, o ne güzel vekildir.” derler. (Âli İmrân, 3/173) Dinin esası da budur.

Salât, Arapça’da dua anlamına da gelir: “Ey peygamber, Mü’minlere selât et, çünkü senin duan onlar için huzur ve sükûnettir.”(et-Tevbe, 9/103) Duada istenene kavuşma ve korkulandan kurtulma isteği vardır. Bu da ancak Allah’tan istenir.

“Yardım Allah’tandır.” (Enfâl, 8/10) “İnsanlar (mahşerde) toplandıkları zaman kendisine dua edilenler, onlara düşman olurlar ve onların kendilerine olan dualarını inkâr ederler.” (el-Ahkâf, 46/6)

“Kullarım sana beni sorduklarında: Ben muhakkak ki, yakınım, bana dua ettiğinde dua edenin duasına icâbet ederim.” (el-Bakara, 2/186).

Dua ederken seslerini aşırı şekilde yükseltenleri gören Rasûlullah, şöyle buyurmuştu: “Ey insanlar! Kendinize gelin. Çünkü siz bir sağırı veya uzaktaki birini çağırmıyor, ancak herşeyi işiten ve çok yakın bulunan birine dua ediyorsunuz. Sizin kendisine dua ettiğiniz size bineğinizin boynundan daha yakındır.” (Buhârî, Cihad, 131; Daavât, 51; Tevhid 9; Ebû Dâvûd, Vitr, 26; İbn Hanbel, IV, 394, 402, 418; Müslim, Sahih IV, 2076)

Kul  duasında Allah ile arasında hiçbir engel hiçbir vasıta bulunmadığını böylece bilir; dua ederken yalnızca Allah’ı düşünür.

Gönülden, gizlice, bağırmadan, samimiyetle dua edilir. “Rabbınıza gönülden ve gizlice yalvarın. Doğrusu o, aşırı gidenleri sevmez. “ (el-Â’râf, 7/55)

Secîli, kafiyeli, yazılı dualarda riya vardır. Başkalarına dua ediyor görüntüsü vermek de böyledir. Bu şekilde ağlayarak dua edenin gözyaşları öteki insanları etkilemek içindir ve duası riyadır. Özel olarak komutlu dua da böyledir.

Samimiyet…Sevgiyle..Amiiin

 

EVVAB!…

KİŞİ

Allah’tan yardım alarak DÜNYA VE AHİRET SAADETİNE ULAŞMAMIZ İÇİN İBADET ETMEYE İHTİYACIMIZ SÖZ KONUSUDUR.
İşte bir insan ALLAH’A YÖNELMEKLE VE ALLAH’IN DAVETİNİ KABUL EDEREK ALLAH’A ULAŞMAYI DİLEMEKLE İSLAM DİNİNİN
1-SAFHASINI.
2-MÜRŞİDİNE TABİYET İLE 2. SAFHA KULLUĞU GERÇEKLEŞTİRİR.
3-BU İNSAN NEFS TEZKİYESİNİN SONUCUNDA 3. SAFHA KULLUĞU YERİNE GETİRİR VE EVVAP KUL OLUR.

Fizik vücut olarak Allah’ın evvap kulları arasına girmeye hak kazanan bu insan artık Allah’ın kendisini hangi vazife için yarattığını idrak eden, bu hedefi gerçekleştiren birisidir.

Müslümanım… Mutluyum.. Elhamdülillah…

Amin…

(/Vit-amin.net//)

Nefsi MARDİYYE!….

vavç

Allah imanlarına iman katsınlar diye müminlerin gönüllerine huzur ve mutluluk indirdi..

Mertebesi yükselerek imanı yücelen kulda telaş ve endişenin yerini huzur ve güven duygusu aldı.Siz o kullara baktığınız zaman Sze Allah c.c. hatırlatan bir sukunet hali ve vakar görürsünüz..Onlar cennetle ödüllendirilmiş mutlu kullardır..Onların ayakları kaymaz ancak daha üst basamaklara çıkarlar..

Rabbinizden bir bağışlanmaya ve genişliği göklerle yer kadar olan cennete doğru yarışır gibi koşuşun..

Bunlar muhsin olma sabır ve tevekkül, af edici ve af dileyici, ahde vefa, adalet ve dürüstlük, infak , namaz , zekat , oruç gibi ibadetlerini içtenlikle samimiyetle yerine getirirler…

Bütün mevcudiyetiyle Hakk’ın emrine ram olur; ibadet ve taatta bulunur; ihlâsla itaat edip hizmet görür; Allah (c.c)’na sıdk-ı sebat ile istikamet üzere ve böylece Cenâb-ı Hak kendisinden razı olur.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

“Ey itminana ermiş nefis! Sen Rabbinden, Rabbin de senden razı olarak Rabbine dön! Kullarımın arasına katıl ve Cennet’ime gir!”

Allahu Teâlâ bu makamda nefs-i natıkadan razı olduğundan ismi mardiyye olmuştur. Nitekim Hak Teâlâ bu nefse “Rabbine razı ol­muş ve razı olunmuş olarak dön” kelâmıyla hitâp etmiştir. Bu ma­kamda nefs-i mardiyyenin seyri, anillah (Allah’tan)dır. Âlemi, şehâdet âle­midir. Yeri, hafîdir. Hâli, hayrettir. Varidi, şeriattır. Sıfat­ları, Allahu Teâlâ’nın ahlâkı ile ahlâklanmaktır; beşeriyyeti terk ve hüsn-i hulktur.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

“Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.”

Hataları af, ayıpları örtmek, hüsn-i zan, herkese lutf ve şefkattir. İnsanları tabiatlarının zulmetlerinden, ruhlarının nurlarını çıkarmak için onlara meyl ve muhabbettir. Lâkin bu meyil ve muhabbet fillahtır. Yani Allah için olduğundan makbuldür.

Nefs-i emmâre makamında olan meyil ve sevgi gibi değildir. Bu re’fet ve rahmettir. Zira nefs-i emmarede sevgi nefs için olduğundan kötü, çirkin, gaflet ve zulmettir. Bu ise nefs-i mardiyyenin sıfatından olup halk ile Hâlık’in sevgisini birleştirebiliyor. Bu şaşılacak bir şey olup ancak bu makama kavuşanlara nasip olur.

Onun için bu makamda olan veli görünüşte insanlardan ayrılmaz ama bâtını kibrit-i ahmer gibi olup misli bulunmaz. Seçilmişlerin se­çilmişidir; nur menbaı, esrar madeni, sevilmişlerin önderidir. Bu ma­kamda hâl ilm-i ilâhî dairesindedir.

Makamın sahibi şuhûdunda ağyar kalmayıp kalbi, masivadan kurtulmuştur ve Allahu Teâlâ’nın ve insanların yanında beğenilmiş­tir. Kendisi herşeyden razıdır (muhakkak ki Allahu Teâlâ’nın razı ol­duklarından razıdır) değeri yüksektir. Bu kâmilin seyri anillahtır. Yani Hz. Hayyul Kayyum muhtaç olduğu ilimleri kendisine bahşet­miştir. Âlem-i Gayb’dan Şehâdet Âlemi’ne Allahu Teâlâ’nın izni ile dönmüştür. Böylece kendisine ihsan edilen marifetlerle insanlara faydalı olur. Lâzım olan hikmet ve nasihatı in­sanların seviyesine göre, onların anlayacağı derecede söyler. Bu kâmilin hâli makbul hasletlerdendir.

Onda Huzûr-ı hayret vardır. Bu hayrettir ki Ya Rabb! Sana olan hayretimi artır duası Hz. Sıddîk-ı Ekber’den bildirilmektedir. Bu hay­ret sülûkun başlangıcında olan hayret değildir. Bu kâmilin sıfatların­dandır.

Bunların sahibi her sözünü tutar sözünden dönmez. Herşeyi ye­rine koyar ada­letten ayrılmaz. Yeri geldiğinde o kadar infak eder, mal verir ki tanı­dığı olmayan görse onu israf ediyor zanneder. Yerini bulmayınca o kadar az verir ki tanımayan bahîl ve hasîs zanneder. Kendini öven kimseye, vermeye lâyık değilse bir şey vermez. Ken­dini kötüleyene ve ihsana uygunsa kendini kötülediği için hakkını vermemezlik et­mez. O kerem menbaıdır. Bu güzel haller gönül sahibi olan velilerin şanıdır.

Bu makamın sahibi her hâlinde vasat hâldedir. İfrat ve tefritten uzaktır. Bu vasat yol dile kolaydır ama yapmak zordur. Bu güzel ah­lâkla sıfatlanmayı herkes arzu eder. Bu sıfatta olanları sever onlardan edeple bahseder. Lâkin vasat hâl, bu vuslat yolu çok zor olduğundan onunla sıfatlanmış olan azdır. Zira o, bu makam sahiplerine mahsus bir lütf-i celil ve sıfat-ı cemildir.

Allahu Teâlâ Hazretleri buyurdular ki: “Kim benim veli kuluma düş­manlık ederse ben ona savaş açarım.”

Veli kul Allah (c.c)’na ibadeti hakkıyla ifâ eden ve ibadet arasında isyana düşmeden birbiri ardından ibadet vazifelerini yerine getiren demektir. Bir kimsenin veli olması için hem kulluk vazifesini yerine getirmesi hem günahlardan kaçınması şarttır. Nasıl peygam­berlerin masum olması gerekirse, velilerinde mahfuz olması gerekir. Şeriata bir itirazı olan ise gurura kapılmış durumda ve kendini al­datmakta­dır.

El-Kureyşî der ki: “Velinin mahfuz olmasından maksat, ayağının sürçmesi veya hataya düşmesi hâlinde Allahu Teâlâ’nın onu o hâl üzere bırakmamasıdır. Hataya düşerse Allah ona tevbeyi ilham eder, o da tevbe eder ve bu durum onun veliliğine bir halel getirmez. “ Ha­diste Allahu Teâlâ’nın harp ilân ederim sözü hakkında el Fâkihânî şöyle diyor: Burada beliğ bir mecaz vardır. Çünkü Allah’ın sevdiğin­den hoşlanmayan Allah (c.c)’na muhalefet etmiş olur. Allah (c.c)’na muhalefet eden O’nunla karşı karşıya gelir. Allah kendisiyle karşı karşıya geleni ise helâk eder. Ayrıca Allah’ın veli kullarına düşman olanların, Allah’ın kendilerine düşman olmasını gerektirecek bir du­rum içine düşmesi yani Allah’ın veli kullarını sevmenin Allah’ın sev­gisini kazanmaya sebep olduğunu gösterir. Allah’ı en iyi bilen ve ta­nıyan kimse onun azamet ve kudretine karşı hayreti ve sevgisi en fazla olan kimsedir ki bunlar da evliyaullahtır.

Bir mürid-i sâdık önce amellerle işe başlaması ardından, hâllere yükselmesi, sonradan hâller ile amelleri bir araya getirmesi gerekir. Böyle müntehi bir mürid mahbublar tarîkına alınmış mürîd olur. Ruhu ilâhî huzura cezbedilmiştir. Ruhu kalbinin, kalbi nefsinin, nefsi de bede­ninin, kendisine tâbi olmasını ister. Böylece müntehi bütün külliyeti ile Allah (c.c)’na kâim ve onun huzurunda her an secde eder vazi­yette bulunur.

Buna işaretle Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem efendimiz buyurmuşlardır ki:

“Rab olarak Allah (c.c)’na, din olarak İslâm’a ve peygamber ola­rak da Muhammed sallallâhu aleyhi vesellem’e tabi olan kimse ima­nın halâvetini tatmıştır.”

Bir müminin kalbiyle imanın tadını alabilmesi için Allah’ın zât, sı­fat ve fiillerini gâyet güzel bilmesi lâzımdır. Din olarak İslâm’ın esaslarını her şeye tercih etmek ve Muhammed sallallâhu aleyhi vesellem’i yüce bir peygamber olarak sevip ona tâbi olmak zorun­da­dır. Aksi halde kalpte iman feyizlerini hissetmesi asla mümkün ola­maz. Kapanmış bir gözün renk güzelliklerini, işitmez bir kulağın nağmeleri gibi insan kalbindeki günah-ı kebâireyi is­yan ve nisyanı temizlemek için gözyaşıyla beraber ihlâsla istiğfar ile zikrullaha de­vam etmek lâzımdır. Allah ve Rasûlünu sevip, sünne­tini öğrenip kendine rehber edinmekle onun getirdiği şeriata sahip çıkmakla ma­lını canını bu uğurda feda etmekle mümkündür. Aksi halde Allah ve Rasûlüne tabi olmayan kişi de imanın halâvetini tat­mış olamaz.

Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Sana ruhum ve cesedim bütünüyle secde etti.”

Hz. Ebu Hureyre (r.a)’dan rivâyet olunduğu üzere Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Namaz dinin direğidir.”

Namazda on haslet vardır. Rabbin rızası, kalbin nuru, yüzün zîneti, bedenin huzûru, kabrin yoldaşı, rahmetin inmesi, göğün anahtarı, mîzanın ağırlığı, Cennet’in pahasıdır. Cehennem ateşine perdedir. Namazı vaktinde erkanıyla kılan kimse, dininin direğini ayakta tutmuş; onu terkeden, dinini yıkmıştır.

Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:
“Göklerde ve yerde bulunanlar da onların gölgeleri de sabah akşam ister istemez sadece Allah’a secde ederler.
Ebu Hureyre (r.a.)’dan rivâyet edilen bir hadiste Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: “Allah bir kulu sevdiği zaman Cibril’e: “Allah falanca kulu sevdi. Sen de onu sev” diye nida eder. Cibril de onu sever ve semada şöyle nida eder: “Allah Teâlâ fa­lancayı sevdi, siz de onu seviniz.” Bu nida üzere sema ehli de onu se­ver. Sonra o kul yeryüzündeki insanların sevgisine mazhar olur.”vavç

“zilâl”den maksad, ruhların sec­desi ile secde eden cesetlerdir. Böylece muhabbetin özü ve ruhu onla­rın bütün zerrelerine sirâyet eder. Allah’ın zikrinden ve Kur’an-ı Ke­rîm tilavetinden muhabbet ve meveddet duyarak zevk alırlar ve isti­fade ederler. Allah onları sever, kendilerine bir nimet olarak mahlu­katına da onları sevdirir.

İrşâd makamı, mukarrabiyet makamı üzerindedir. Çünkü mukarrebiyet makamında bulunan temkin makamında bulunması lâzımdır. Kur-biyyet makamına ulaşmak cismânî ve ruhânî bütün beşeriyyet sı­fat­larından kurtulmakla olur. Dünya ve ahiret endişesi terk edile-cektir.

İrşâd makamı, mukarrabiyet makamı üzerindedir. Çünkü mukarrebiyet makamında bulunan temkin makamında bulunması lâzımdır. Kur-biyyet makamına ulaşmak cismânî ve ruhânî bütün beşeriyyet sı­fat­larından kurtulmakla olur. Dünya ve ahiret endişesi terk edile-cektir.

Velâyet derecelerinin ilki velînin kendisinin fânî, Hakk’ı müşahadesinde onunla bâkî olmasıdır. Velî o kimsedir ki Allah tara­fından kerâmetlerle teyid olunduğu halde onları gizler. Üzerinde velâyet nurları parlar. Kendinden bahsetmez. Allah’tan gayriye gö­nül vermez. O’ndan başkasıyla karar kılmaz, teselli bulmaz.

Yine onlar dünya metaına meyil ve tenezzül etmezler. Şehvet­lere tâbi olmadıkları gibi nefsânî arzulara da iltifat etmezler. Kendile­rini eşrafın ve avamın ziyaret etmesi onların gönüllerine kibir getir­mez. Çünkü böyle şeylerin tesirinden kurtulmuşlardır. Hırka ve ben­zeri şeyleri sahip olmalarıda onları meşgul etmez. Kerâmetlerin zu­huru onlar için vasat şeylerdendir. Bunlarla meşgul olmazlar. Hangi bir yüksek sıfat bir velide bulunuyorsa o sıfat, derecelerine göre bü­tün peygamberlerde kemâl hâlinde mevcuttur. Özellikle Hz. Mu­hammed Mustafa sallallâhu aleyhi vesellem ’de. O evvelkilerin ve sonrakilerin ekmelidir.

Ehl-i hakîkat demişlerdir ki: Rasûllerin mertebelerinin ednâsı ne­bîlerin mertebelerinin âlâsıdır. Nebîlerin menzillerin ednâsı sıddıykların mertebelerinin âlâsıdır. Sıddıklerin menzillerinin ed­nâsı şühedâ menzillerinin âlâsıdır. Şehidlerin menzillerinin ednâsı salihlerin mertebelerinin âlâsıdır. Salihlerin menzillerinin ednâsı müminlerin mertebelerinin âlâsıdır.

Ya Rabbi Lutfunla Kereminle bizi bu makama vasıl eyle..

”Ben kulumu sevdiğim zaman onun gören gözü işiten kulağı, tutan eli olurum…”

Eczacı Filiz

VAV !……

vavsşükür

Vav..

ALLAH cc. Demektir. Tektir.
Huve’nin HU halidir….
Vedud’un anAhtarıdır.
Her yön Vav’dır. Allahın vechi Vav’dadır.
Nefs-i Mardiyye’dir.

“İyyake”nin vav’ı daha kutsaldır.
Benim var oluşumdan ve daha enfes
O bir ruhtur mükemmel
O bir sırdır müseddes
Her nerede görünse onun varlığı
Denilir oraya “Arz-ı Mukaddes”
Onun evi, o yüce “Sidretü’l-MünteHa”
Ki olmuş bizde müesses

Edep’tir Vav.
Huşudur, huzurdur, hudu’dur.
Birliktir, dirliktir.
Sevgidir, sevdadır, AŞK’tır.
Vuslatın ta ortasıdır.

VAV ACZİYET MAKAMININ EN YÜCE MERTEBESİDİR.

Sevgiyle..

(/A/Vit-amin.net//)

ASR

asr-suresi

ASR SURESİ…
Bismillahirrahmânirrahîm.
1- Vel asr
2- İnnel insane le fi husr
3- İllellezıne amenu ve amilus salihati ve tevasav bil hakkı ve tevasav bis sabr.

Anlamı
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın ismiyle.
1- Asra yemin olsun ki,
2- İnsan mutlaka ziyandadır.
3- Ancak iman edenler, salih amel (iyi işler) işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye eden ve sabrı tavsiye edenler bunun dışındadır.

Asr, yüzyıl, ikindi vakti ve meyvenin suyunu çıkarmak gibi manalara gelir. “Asr”a yemin ile söze başladığı için bu adı almıştır. İnşirâh sûresinden sonra Mekke’de inmiştir. 3 (üç) âyettir. Sûrede kurtuluşun imana, iyi işler yapmaya hakkı ve sabrı tavsiye etmeye bağlı olduğu anlatılmıştır.

Kim Asr sûresini okursa, Allahü teâlâ onun günahlarını affeder. Hakkı ve sabrı tavsiye edenlerden olur.
Ebû Huzeyfe buyurdu ki:
Resûlullahın Eshâbından iki kimse karşılaştıklarında, biri diğerine Asr sûresini okumadan ayrılmazlardı. Sonra biri diğerine selâm vererek ayrılırlardı.
İmâm-ı Şâfiî buyurdu ki:
Kur’ân-ı kerîmde başka hiçbir sûre nâzil olmasaydı, şu pek kısa olan Asr sûresi bile, insanların dünya ve âhiret saadetlerini te’mine yeterdi. Bu sûre, Kur’ân-ı kerîmin bütün ilimlerini içine alır.
Kim 70 defa okursa bütün derdi deva olur….Hastalıkları acil ve hayrlı şifa bulur..

Amin..

Eczacı Filiz

SEYYİD Nizam HZ…

İstanbul evliyâsından. Nizâmeddîn Ahmed Ebâ Nesîm’dir. Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem torunu hazret-i Hüseyin evlâdından olup Seyyiddir. Babası Şehâbeddin Efendi, hazret-i Hüseyin’in Abdullah A’rec kolundan olan torunlarındandır. Peygamber efendimizin yirmi yedinci torunudur. Halk arasında “Seyyid Nizâm” diye meşhûr olmuştur.

Bağdat’ta doğdu. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. 1550 (H. 957) senesinde İstanbul’da vefât etti. Kabri İstanbulda, Silivrikapı’da Seyyid Nizâm Câmii içindedir.

Aslen Bağdatlı olan Seyyid Nizâm Efendi, Kâsım Zülfikâr Mâzenderânî’nin ilim meclislerinde ve hizmetinde bulunarak tasavvuf yolunda ilerledi. Yavuz Sultân Selim Hânın pâdişâhlığı devrinde İstanbul’a geldi. Silivrikapı dışındaki dergâha şeyh oldu. Burada talebe yetiştirdi. İnsanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatıp onların dünyâda ve âhirette kurtuluşa ermeleri için gayret etti. Pekçok kimse onun sohbetlerinde bulunup feyz aldı. Çok kerâmetleri görüldü.

Seyyid Nizâm Efendi ile berâber hacca giden bir zât şöyle naklediyor: “Seyyid Nizâm ile hacca gitmek üzere yola çıktık. Beytullaha ulaşmamıza on günlük yol varken bana; “Oğlum aç gözünü temâşâ kıl. Hak teâlâ Beytullah’ı bize istikbâle (karşılamaya) göndermiş. Meğer hacılar içinde ne makbûl kullar varmış.” buyurdu. Gökyüzüne nazar ettim. Olanları gördüm. Biz yer üzerinde yürürken Beytullah da gökyüzünde yürüyordu.

Medîne-i münevverede Resûlullah efendimizin Ravda-i mütahharasına vardık. Konaklamak için çadırlarımızı kurduk. Seyyid Nizâm hazretleri abdest alıp kabr-i saâdete giderken ben de gizlice arkasına düştüm. Hazret, Hücre-i seâdetin kapısına yapışıp inleyerek feryâd ediyor ve; “Ey Ceddim! Huzûrunuza girmek ve bizzat kabr-i seâdete yüzümü sürmek istiyorum” diyordu. O sırada kabr-i seâdetten; “Teâle ileyye yâ büneyye = Bana gel ey oğlum” diye bir hitâp geldi. Hücre-i seâdetin kapısının kilidi açıldı. Kabr-i seâdetten etrafa nûr saçıldı. Olan hâdiseleri görünce aklım başımdan gitti, bayılıp düşmüşüm. Daha sonra Seyyid Nizâm hazretlerinin ne yaptığını hatırlıyamıyorum. Bir müddet sonra şeyh dışarı çıkmış, beni kendinden geçmiş, perişan bir halde bulmuş. Beni uyandırdı. Bana “Niçin böyle yaptın. Haberim olmadan niçin arkamdan geldin?” diyerek azarladı ve sakın gördüğün bu hâli, kimseye söyleme!” buyurdu. Kendisi hayatta iken bu sırrı kimseye açmadım.”

Seyyid Nizâm hazretlerinin talebelerinden birisi şöyle anlattı: “Hocamdan gizli olarak bir iş yapmağa teşebbüs ettim. Bu yaptığımdan hocamın haberi olmaz diye düşündüm. Bir gecenin yarısında hocam yattığım odaya geldi. Beni uykudan uyandırarak; “Yürü gidelim. Dergahta tevhîd edelim” buyurdu. Kalkıp abdest aldım, dergâha girdim. Baktım ki hocam uyuyor, nâlınları rafta duruyor, sofiler etrafında toplanmışlar, kandiller yanıyor, melekler etrafında dönüyorlar. Hayret içinde kaldım. Bana bir korku geldi. Kendi odama döndüm. Sabaha kadar Kelime-i tevhîd okudum. Benim hayretim şundandı: Beni uykumdan uyandırıp tevhide çağıran hocam, kendi odasında uyuyordu. Sabah namazından sonra hocam beni çağırdı ve sitemli bir tavırla; “Derviş! Bildin mi ve ahvâle (durumlara) vâkıf oldun mu? Meşâyıh-ı kirâmın (Büyük şeyhlerin) bilinen vücûdundan başka bir cism-i latif-i nûrânîlerinin (beş duyu ile idrak edilemeyen nurdan bedenlerinin) dahi var olduğuna inandın mı? Bir daha gizli iş yaptığını sanma!” buyurdu. Ben utandım. Yaptığıma pişman oldum. Yaptığım her işe istigfâr ettim ve böylece tasavvuf yolunda ilerleyip irşâd makâmına ulaştım.”

Seyyid Nizâm hazretlerinin zamanında yaşamış ve hacca gitmiş olan bir kimse şöyle anlattı: “Medîne-i münevvere’de Resûlullah efendimizin mübârek Ravda-i mütahherasına karşı durup ağlayarak uyudum. Rüyâmda Resûlullah’ı gördüm. Bana buyurdular ki: “İstanbulda benim evlâdımdan Seyyid Nizâm vardır. Onu bul. Dâima ziyâret et. Böylece beni görmüş ve cemâlime ermiş olursun”. Ben hac dönüşü İstanbul’a gelip Seyyid Nizâm hazretlerini buldum, sık sık ziyâret ettim ve mübârek sohbetlerinden istifâde ettim.

Seyyid Nizâm hazretleri altmış üç yaşına geldiğinde 1550 (H.957) senesi Muharrem ayının bir Cumâ gecesinde rahatsızlandı. Ölüm hastalığı sırasında sağ tarafına bakıp; “Ceddim Resûlullah aleyhisselâm geldi. Bu dünyâdan gidelim, Cennet’e uçalım” buyuruyor.” dedi. Rûhunu teslim etmeden önce burnundan kan geldi. Ellerini kana bulaştırarak güzel yüzlerine sürdü ve; “Allahü teâlâya hamd ve şükürler olsun ki bugün ceddim (dedem) hazret-i Hüseyin’in âlûde hûn (kana bulaşmış) oldukları gibi ben de öylece gidiyorum” buyurdu. “Yâ Allah” ism-i celîlini söyleyerek rûhunu teslim etti.

Cenâze namazında on bin kişiyi aşkın cemâat bulundu. Cenâze namazını büyük velî Merkez Efendi, Fâtih Câmiinde kıldırdı. Silivrikapı’da yaptırdığı şimdi câmi olan dergâhın içine defnedildi. Merkez Efendi onun defni sırasında şâhid olduğu bir husûsu şöyle nakletti: “Seyyid Nizâm hazretlerini kabre indirdiler. Ben telkîn verdim. O anda hazret-i Seyyid’in bir sedâsını işittim, buyurdu ki: “Biz cevâbımızı verdik. Var sen kendi cevâbını hazırla.” Seyyid Nizâm hazretlerinin vefâtı sırasında Kanûnî Sultan Süleymân Han, Osmanlı pâdişâhıydı.

Seyyid Nizâm hazretleri uzun boylu, yassı yanaklı, ela gözlü, açık kaşlı, yuvarlak yüzlü, lisânı çok düzgün olup, hazret-i Ali gibi heybetli idi. Hattâ onun için; “Emîrü’l-müminîn hazret-i Ali’ye benzer.” diye söylenirdi. Güzel ahlâk sâhibi olup pek cömertti. Seyyid Nizâm hazretlerinin Seyyid Seyfullah Efendi isminde âlim ve velî bir oğlu vardı.

1) Sicilli Osmânî; c.4, s.559
2) Osmanlı Müellifleri; c.1, s.86
3) Hazret-i Seyyid Nizâm; ( A.Akıncı ) s.1 vd.

ES-SELAMU ALEYKUM….

MÜTEVAZİLİĞİN ADI….

Es-Selamu Aleykum….

Selam müminlerin birbirleri ile karşılaştıklarında, “es-selâmü aleyküm” ve “selâmun aleyküm” cümleleriyle birbirlerine dua etmelerine denir. Bu kullanımda selâmın anlamı, “Allah seni esenliğe kavuştursun” demektir.[2] Selam ve selamlaşmak Yüce Rabbimizin bizlere Kuran-ı Kerimde emretmiş olduğu ilkeler arasındadır. Ayette şöyle buyrulmaktadır.

وَإِذَا حُيِّيْتُم بِتَحِيَّةٍ فَحَيُّواْ بِأَحْسَنَ مِنْهَا أَوْ رُدُّوهَا إِنَّ اللّهَ كَانَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ حَسِيباً

“Size bir selâm verildiği zaman, ondan daha güzeliyle veya aynı selamla karşılık verin. Şüphesiz Allah her şeyin hesabını gereği gibi yapandır.”[3]

Selam birbirlerini tanıyanlar arasında muhabbeti artırıcı bir özelliği olmasının yanı sıra, birbirlerini tanımayan insanların ise birbirlerine karşı muhabbet beslemelerine sebep olmaktadır. Selam verilmek suretiyle bireyler arasında sevgi meydana gelmektedir. Selamlaşmak dostluğun, birlikteliğin başlangıcıdır. Selamlaşmak sevgiyi, sevgi kardeşliği, kardeşlik birlik ve beraberliği doğurur. Müminlerin birbirlerini sevmesi ise İmanın alametidir. Peygamber Efendimizin bir hadisi(sav)

لا تَدْخُلُوا الجَنَّةَ حَتَّى تُؤْمِنُوا وَلا تُؤمِنوا حَتى تحَابُّوا ، أَوَلا أدُلُّكُمْ عَلَى شَئٍ إذا فَعَلْتُمُوهُ تَحاَبَبْتُم ؟ أفْشُوا السَّلام بَيْنَكُم

“Siz, iman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olamazsınız. Yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız.”[4]

Selam sadece dış hayatta birlikte yaşadığımız insanlar için değil aile fertleri içinde bir hoş ve esenlik ifadesidir. Yüce Rabbimiz evlerimize girdiğimiz zaman aile fertlerimize selam vermemizin gerekliliğini bizlere şöyle bildirmektedir.

فَإِذَا دَخَلْتُم بُيُوتاً فَسَلِّمُوا عَلَى أَنفُسِكُمْ تَحِيَّةً مِّنْ عِندِ اللَّهِ مُبَارَكَةً طَيِّبَةً كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمُ الْآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُون

“… Evlere girdiğiniz zaman birbirinize, Allah katından mübarek ve hoş bir esenlik dileği olarak, selam verin. İşte Allah, düşünesiniz diye âyetleri size böyle açıklar.”[5] Resul-ü Ekrem Efendimizden aktarılan bir hadiste ise ev halkına selam vermenin kişiye sağlayacağı kazanç şöyledir. “Yavrucuğum! Kendi ailenin yanına girdiğinde onlara selâm ver ki, sana ve ev halkına bereket olsun”[6]

Selam sadece dünya hayatının değil cennet hayatının da esenlik ifadesidir. Kur’an-ı Kerimde cennette meleklerin inananlara, inananların birbirlerine selam verecekleri bizlere şöyle bildirilmektedir. “Rablerine karşı gelmekten sakınanlar da grup grup cennete sevk edilirler. Cennete vardıklarında oranın kapıları açılır ve cennet bekçileri onlara şöyle der: “Size selam olsun! Tertemiz oldunuz. Haydi ebedi kalmak üzere buraya girin.”[7],

“İnanan ve salih ameller işleyenler, Rablerinin izniyle, ebedi kalacakları ve içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokulacaklardır. Oradaki esenlik dilekleri “selam” dır.”[8]

İslam dini insanlar için ne yararlı ise onu emretmiş, nelerde zararlı ise insan hayatından çıkartılmak üzere yasak kapsamına almıştır. Müslümanlara emredilen selamlaşmanın yine insanlara faydası vardır. Selam öncelikle mütevaziliğin adıdır. İnsanların gönlünü kazanmanın en temel basamağıdır. Sevginin yerleşmesine vesiledir. İnsanların birbirlerinden güven içerisinde olmalarına bir sebeptir. Selam vermek Efendimizden bizlere aktarılan birçok hadislerinde teşvik edilen hususlardan olmuştur. Efendimize sorulan ve muhataba göre cevap bulan hadislerinden birinde Hz. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmaktadır.

Bir adam, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e:

– İslâm’ın hangi özelliği daha hayırlıdır, diye sordu? Resûl-i Ekrem:

“Yemek yedirmen, tanıdığın ve tanımadığın herkese selâm vermendir” buyurdu[9]

Bir diğer hadislerinde ise Efendimiz, Selamın verilmesi neticesinde İnananlar arasında gerçekleştirilmiş olan kardeşlik bağının inşa edileceğini bizlere şöyle bildirmektedir. “Selâmı yayınız, fakir ve yoksulları doyurunuz, böylelikle Azîz ve Celîl olan Allah’ın size emrettiği şekilde kardeşler olunuz”[10]

Bugün bizlerin birbirine vermiş olduğumuz Selamın şekli İslam Diniyle ortaya çıkmış değildir. Peygamber Efendimiz bir hadislerinde Selam’ın şeklinin Allah-u Teala tarafından Hz. Adem’e öğretildiğini şöyle bildirmektedir. “Allah Teâlâ Âdem sallallahu aleyhi ve sellem’i yaratınca ona:

Git şu oturmakta olan meleklere selâm ver ve senin selâmına nasıl karşılık vereceklerini de güzelce dinle; çünkü senin ve senin çocuklarının selâmı o olacaktır, buyurdu. Âdem aleyhi’s-selâm meleklere:

es-Selâmü aleyküm, dedi. Melekler:

es-Selâmü aleyke ve rahmetullâh, karşılığını verdiler. Onun selâmına “ve rahmetu’l-lâh”ı ilâve ettiler.”[11]

Hadis-i Şeriften şunu anlıyoruz ki, Yüce Allah’ın göndermiş olduğu bütün dinlerde selam ve selamlaşma vardır.

Selam vermenin şeklini ve selam verme neticesinde bizlere verilecek olan müjdeleri yine Peygamberimizden öğrenmekteyiz. Bizlere kadar ulaşan bir hadis-i şerifte şu olay anlatılmaktadır. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem’e bir adam geldi ve:

– es-Selâmü aleyküm, dedi. Hz.Peygamber onun selâmına aynı şekilde karşılık verdikten sonra adam oturdu. Nebî sallallahu aleyhi ve sellem:

“On sevap kazandı” buyurdu. Sonra bir başka adam geldi, o da:

– es-Selâmü aleyküm ve rahmetullah, dedi. Peygamberimiz ona da verdiği selâmın aynıyla mukâbelede bulundu. O kişi de yerine oturdu. Hz.Peygamber:

“Yirmi sevap kazandı” buyurdu. Daha sonra bir başka adam geldi ve:

– es-Selâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh, dedi. Hz.Peygamber o kişiye de selâmının aynıyla karşılık verdi. O kişi de yerine oturdu. Efendimiz:

– “Otuz sevap kazandı” buyurdular.[12]

Selam vermenin de bir adabı vardır. Bu adaplar şunlardır: Yürüyenin oturana, binitlinin yayaya, küçüğün büyüğe selâm vermesi gerekir. Hutbede, yüksek sesle Kur’ân okurken, ders okuturken, ezan ve kamet esnasında selâma cevap verilmez. Tuvalet ve banyo gibi yerlerde bulunan kimselerle içki ve kumar gibi bir günahı işlemekte olan kimseye bu günahı işlediği esnada selâm verilmesi uygun değildir.

Efendimizden selam adabıyla ilgili gelen hadislerde şöyle buyrulmaktadır. “Binitli olan yürüyene, yürüyen oturana, sayıca az olan çok olana selâm verir.”[13] “Sizden biriniz din kardeşine rastladığında ona selâm versin. Eğer ikisinin arasına ağaç, duvar ve taş girer de tekrar karşılaşırlarsa, tekrar selâm versin.”[14] “Sizden biriniz bir meclise vardığında selâm versin. Oturduğu meclisten kalkmak istediği zaman da selâm versin. Önce verdiği selâm, sonraki selâmından daha üstün değildir.”[15]

Selam büyüklere verildiği gibi küçüklere de verilmelidir. Çünkü Efendimiz böyle yapmıştır. Ashaptan Hz. Enes çocuklara rastladığı zaman kendilerine selam verirdi ve Peygamber Efendimizin (s.a.s.) çocuklara selam verdiğini insanlara bildirirdi.[16]

Şu ana kadar yapmış olduğumuz hususları şu başlıklar altında özetleyerek vaazımızı sonlandıralım.

-Selam, Yüce Rabbimizin bizlere emrettiği, Sevgili Peygamberimizin teşvik ettiği bir husustur. Selamı vermek sünnet almak ise farzdır.

-Selam Peygamber Efendimizin emrettiği ve bizlerinde Müslüman kardeşlerimize karşı yapmamız gereken görevler arasındadır.

Selam Yüce Allah’ın kulları için göndermiş olduğu bütün dinlerde mevcuttur.

Selam, insanlar arasında bulunan sevgiyi, muhabbeti, dostluğu artırır.

Selam aile fertleri arazındaki ülfet ve muhabbetin artmasına vesile olur.

Selam, büyüklere verildiği gibi çocuklara da verilir.

Selam vermenin bir adabı vardır.

Selam vermek ve almak suretiyle sevap elde ederiz.

Selam, toplum hayatında birlik ve beraberliğimiz kuvvetlendirmektedir.

Yüce Rabbimiz bizleri birbirlerini sevenlerden, birbirlerini sevmek, dostluk kurmak, muhabbeti artırmak için güzel işlerle meşgul olanlardan eylesin.

Mübarek olsun. Es-Selamun Aleykum ..Ve Rahmetullahu ve Bereketuhu…

Sevgiyle…Devam edin Hocanla..

Eczacı Filiz

ADAP SURESİ…

kabemmmm

”Rabbimiz’e, Peygamber Efendimiz’e, anne-babamıza, âlimlere, Hak dostlarına, Hak yolunda olan idarecilere, bütün vatandaşlara ve hatta bir manâda bütün insanlığa karşı saygı ve edep çerçevesinde hareket etmemiz Müslüman olmamızın gereğidir.

Hucurât Sûresi  adeta  güzel ahlakın nasıl olması gerektiği doğrultusunda  biz müminlere  rehberlik eder..Zaten Kuran Güzel Ahlakı oluşturmak için indirilmemişmidir ki..Ve yürüyen  kuran da Peygamber efendimiz değilmidir..Onun  ahlakı  Kuran  ahlakı  olduğuna  göre..Peygamberimiz Kuranın sureti…Kur anda Peygamberimizin yazılı tarifi..Ve Yüce Yaradanın  övgüsü:

Resulüm  şüphesiz  sen  güzel ahlak  üzeresin…

Sen olmasaydın  kainatı yaratmazdım….

Müminlerin şânına ve adına lâyık olan edep ve terbiye esaslarını ihtiva eder. Hattâ bazı müfessirler bu sûreye “Ahlâk ve Âdâb Sûresi”demişlerdir.Bu mübarek sûre, toplum hayatında Müslüman ferdin davranışlarını düzenlemeye dair ahlâkî hükümleri en yoğun tarzda kapsar. Allah’ın dinine, Rasûlü’ne, O’nun yanında konuşma âdabına, dedikodulara kulak asmamaya, duyulan haberi tahkik etmeye, küskünlerin arasını bulmaya, alay ve hakaret etmemeye, sûizandan sakınmaya, gıybetten kaçınmaya, tecessüs etmemeye, yani gizli halleri araştırmamaya, ırkçılıktan kaçınmaya, ihlâsa önem vermeye dair âyetler vardır……

Güzel ahlakta bu değilmidir ki….

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا “Ey iman edenler!” 

Yüce Allah (celle celâluhu) bu sûrede 5 defa يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا “Ey iman edenler!” şeklinde hitap etmiştir. Her seslenişte, güzelliklerden bir güzelliğe ve faziletlerden bir fazilete irşat vardır. Bu yüksek ahlâk prensipleri….

1. Allah (celle celâluhu) ve Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) emirlerine boyun eğip itaat etmenin farz oluşu ve söz, fiil ve düşünce ile Resûlullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) önüne geçilmemesinin gerekliliği:

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تُقَدِّمُوا بَيْنَ يَدَيِ اللهِ وَرَسُولِهِ وَاتَّقُوا اللهَ إِنَّ اللهَ سَمِيعٌ عَلِيمٌ}

“Ey iman edenler: Söz ve hareketlerinizde ileri gidip de Allah’ın ve resulünün önüne geçmeyin. Allaha karşı gelmekten sakının. Allah her şeyi hakkıyla işitir ve bilir.” (1. âyet)

2. Peygamber Efendimiz’e (sallallahu aleyhi ve sellem) ve O’nun makamına saygı gösterilmesi:

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ تَرْفَعُوا أَصْوَاتَكُمْ فَوْقَ صَوْتِ النَّبِيِّ وَلاَ تَجْهَرُوا لَهُ بِالْقَوْلِ كَجَهْرِ بَعْضِكُمْ لِبَعْضٍ أَنْ تَحْبَطَ أَعْمَالُكُمْ وَأَنْتُمْ لاَ تَشْعُرُونَ}

“Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinden fazla yükseltmeyin. Birbirinizle yüksek sesle konuştuğunuz gibi onunla da öylece konuşmayın. Yoksa siz farkında olmadan bütün amelleriniz hiçe iniverir.” (2. âyet)

3. Önemli haberleri araştırmanın gerekliliği:

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ}

“Ey iman edenler, herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yoksa, gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (6. âyet)

4. İnsanlarla alay etmenin yasaklanması:

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لاَ يَسْخَرْ قَومٌ مِنْ قَوْمٍ عَسَى أَنْ يَكُونُوا خَيْرًا مِنْهُمْ وَلاَ نِسَاءٌ مِنْ نِسَاءٍ عَسَى أَنْ يَكُنَّ خَيْرًا مِنْهُنَّ وَلاَ تَلْمِزُوا أَنْفُسَكُمْ وَلاَ تَنَابَزُوا بِالأَلْقَابِ بِئْسَ الاسْمُ الْفُسُوقُ بَعْدَ الإِيمَانِ وَمَنْ لَمْ يَتُبْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ}

“Ey iman edenler! Sizden hiçbir topluluk bir başka toplulukla alay etmesin. Ne mâlum? Belki alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır. Kadınlar da başka kadınlarla alay etmesinler. Belki de alay edilenler edenlerden daha hayırlıdır. Birbirinizi, (daha doğrusu kendinizi) karalamayın. Birbirinize kötü lakaplar takmayın. İman ettikten sonra insanın adının kötüye çıkması, fâsık damgası yemesi ne fena bir şeydir! Kim tövbe etmezse işte onlar tam zalim kimselerdir.” (11. âyet)

5. Mahrem durumları araştırma, gıybet ve sûizannın yasaklanması:

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اجْتَنِبُوا كَثِيرًا مِنَ الظَّنِّ إِنَّ بَعْضَ الظَّنِّ إِثْمٌ وَلاَ تَجَسَّسُوا وَلاَ يَغْتَبْ بَعْضُكُمْ بَعْضًا أَيُحِبُّ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ أَخِيهِ مَيْتًا فَكَرِهْتُمُوهُ وَاتَّقُوا اللهَ إِنَّ اللهَ تَوَّابٌ رَحِيمٌ}

“Ey iman edenler! Zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hâllerini araştırmayın. Kiminiz kiminizi gıybet etmesin. Hiç sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı? İşte bundan hemen tiksindiniz! Öyleyse Allah’ın azabından korkun da bu çirkin işten kendinizi koruyun. Allah tevvabdır, rahîmdir (tövbeleri kabul eder, merhamet ve ihsanı boldur).” (12. âyet)

Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) evi, Arapçada “hücre (çoğulu hucurât)” kelimesiyle ifade edilen dokuz odadan oluşmakta idi. Sûrenin 4. âyetinde bu kelime geçtiği için sûreye “Hucurât Sûresi” denilmiştir.

Sûredeki emir ve hükümlerden, Hucurât Sûresi’nin Medine döneminin son zamanlarında nâzil olduğu anlaşılmaktadır.Hucurât Sûresi, Medine’de nâzil olmuştur. On sekiz âyettir.Hastalığın şifa bulması için okunur.

Resulûllah (sav) buyurdular ki:
“Her kim, Hucurât Sûresini okursa Allah (cc), itaat edenler ve isyan edenler sayısınca ona sevap verir.

(Kaynak:Dergi/Mevdûdî, Tefhîmü’l-Kur’ân, Hucurât Sûresi, Giriş.
Sâbûnî, Safvetü’t-Tefâsîr, Hucurat Sûresi, Tefsîru Âyâti’l-Ahkâm, Beyrut 1982, 2/477; Vehbe Zuhaylî, et-Tefsîru’l-Münîr, Hucurât Sûresi; İbrâhîm Kattân, Teysîru’t-Tefsîr, Hucurat Sûresi; eş-Şîrâzî, Nâsır Mekârim, el-Emsel fî Tefsîri Kitâbillâhi’l-Münzel.vs.)

Müminler ancak kardeştirler….

Sevgiyle…

Eczacı Filiz