Kategori arşivi: İSLAM-TARİH-KÜLTÜR

TÜRKİYE ve İSLAM ÜLKELERİ….

TÜRKİYE

Türkiye ve önderliğinde güçlü bir Türkiye ve güçlü bir 73 Ülkeden oluşan İslam Dünyası…

Bunun içinde İslam ülkeleri başta olmak üzere bütün Türk İslam ülkelerinin başarılı be bilinçli bir şekilde bir araya sık sık gelip ..İnsanlığa ve müslümanlığa kalıcı ve faydalı çözüm ..öneri ve destek ve gerektiği yerde de ikazda  bulunmaları…. gerektiği yerde birlik halinde  kendi menfi menfaatleri olmaksızın   İslamın ve bütünün hayrını düşünerek       hareket etmeleri  ..Tek ve yek vücut olmaları ve bundan da asla ve asla vazgeçmemeleri şuur  istek bilinç ve kararlılığını taşımaları gerekir..

Yaklaşık olarak 1969 yıllarında  buna benzer bir hedefle bir araya gelen İslam toplumu  Arapça adı Munazamatul -Mutemiri’l I-Islami(MMİ) ..yada Organization  of the Islamic    Conference   (OIC)   türkçe adıyla İSLAM Konferansı     Örgütü(İKÖ)   …1970 de  devlet adamları nezdinde tartışılıp..1971 de Resmen Suudi Arabistanın başkenti Cidde de resmen kurularak ilan edildi…43 Ülkeden olşmaktadır..Türkiye bu örgütün 1976 yılından beri üyesi olup…1984 yılı itibariylede Küzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetide Katılanlar arasındadır…Bu ülkeler…Bahreyn Brunei, Cezayir, Irak, Bangladeş, Mali, Nijerya, Ürdün sonradan katılanlar arsında olup sırasıyla  Afganistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Burkina Faso, Cubiti, Çad, Endonezya, Fas, Filistin, Filistin (FKÖ), Gabon, Gambia, Gine, Gine-Bissau, İran, Katar, Komorolar, Kuveyt, Lübnan, Libya, Malezya, Maldivler, Mısır(1978 de Camp David Anlaşmasını imzaladığı için çıkarılmış )Moritanya, Nijer, Pakistan, Senegal, Somali, Sudan, Suriye, Tunus , Uganda, Umman, Yemen ve Suudi Arabistandır…..

Bu İslam konferans Örgütünün  kuruluş hedefi İslam ülkeleri arasında ekonomik, kültürel, sosyal, toplumsal ve bilimsel dayanışmayı ve kalkınmayı  sağlamaktır…Irk ayrımı gözetmeksizin İslam toplumunun yürüttüğü mücadeleyi güçlendirmek desteklemek Filistin gibi dünyanın her ne köşesinde dininden ötürü haksızlığa uğrayan müslüman insanlara arka çıkmak onların ses..nefesi olmak ayrılıkçı politikalara karşı bilinçli stratejiler oluşturmak … geliştirmek ve bunları da uygulamaktır..

Bağımsızlıklarına kavuşanlarla beraber İslam ülkeleri sayısı 54 e yükselmiş olup..İslam devletleri safına katılmışlardır.Tataristan, Başkurdistan, Kırım, Kafkastan Abazya, Acaristan, Adıgey, Çerkez-Karaçay, Kuzey Osetya-Güney Osetya, Çeçenistan, Kabartay-Balkar, Dağıstan, İnguşetya, Kosova, Keşmir, Doğu Türkistan, Afrika ülkelerinden Eritre de İslam ülkelerinden olup  bağımsızlık mücadelesi vermektedirler.. Onlarla beraber İslam ülkelerinin sayısı 73 e yükselmektedir.. Diğerleri ise…Tacikistan,Türkmenistan, Azebaycan, BosnaHersek, Arnavutluk, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan gibi Türk ülkeleridir…

İslamın hızla yayılıyor olmasıda beraberinde bir takım anti propaganda hareketlere sebebiyet veren  islamiyet aleyhtarı girişimlere sebebiyet versede İslamın  önlenemez yükselişi  yine İslam ülkeleri ve İslam Örgütleri  ile bilinçli  strateji ve yöneticilerle  iyiliğe ve hayra yönlendirilmelidir…

Fransa, Almanya,  Amerika, Çin ve Hindistan İslamiyetin hızla yayıldığı ülkeler arasında başı çekmektedir..Ne diyelim..Allah nazardan saklasın ve Allaha emanet olalım….

Haydi hayrlısı…

Sevgi ve ilgiyle…..

(/Araştırma//Vit-amin.net/)

İSLAMBUL…..ve İSLAM Dünyası…

VAV İSTANBUL

Dünya ve dünyadaki İslam ülkelerinin sayısında ve dünya üzerinde yaşayan müslüman toplumların nüfüsünda gözle görülür artış…Bir taraftan batı toplumlarında doğru anlaşılmanın İslam dininin bir barış ve kardeşlik ..dostluk dini olduğunun iyi kavratılması ..üzerinde iyi taşıyan ..iyi anlıyan ve doğru uygulayan bireylerin ve yöneticilerin sayısındaki artışla doğru orantılıdır…Hem İslam dinini iyi kavrıycak..doğru anlıycak ve doğru tanıtıcak….İslam aleyhine geliştirilen bir takım propagandalarında bilinci ve şuuru içinde olacak….Hazırlıklı olacak…Karşılaşılan sorunlara acil ve yapıcı  çözüm geliştirebilecek donanım ve tecrübeye sahip olacak  rehber ve  yöneticiler  Allah ın izniyle  bir kez daha dünyamıza ..İslam dünyasına ve ülkemize  doğru ve barışçıl  çözüm ve hedefler gösterecek yetenekte olacaklardır…Bu bir  zorunlulukur…

Bunun için her vakit değerli  her adım önemlidir..Küçümsenemez..Yadsınamaz…

Dünyada 51 bağımsız İslam ülkesi var..Bunlardan 22 ülke bağımsızlık mücadelesi içindeler..Bunlarda bağımsızlıklarını elde edince İslam ülkelerinin sayısı 73e çıkacak inşaallah…

İslam ülkelerinin başında da bizim cennet vatanımız Türkiye gelmekte İslam ülkeleri arasında önemli bir yere sahip olmaktadır..Türkiye hem asya hemde avrupa kıtasında yer alan toprakları ve asırlarca İslama hizmet ederek bıraktığı tarihi ve islami yapı ve dokularıyla büyük önem arzetmekte Liderliğini korumaktadır..Coğrafik olarak dünyanın 26-45 boylamları arasında 36-42 kuzey enlemleri arasında yer alan..4 mevsimide yaşayan ..topraklarının etrafı denizlerle çevrilmiş..Adeta dünyanın incisi ve gözbebeği özelliğini taşıyan…İstanbul boğazı..

Marmara ..karadeniz..akdeniz..egedenizi..ve adaları ve çanakkale geçilmez destanıyla tarihe büyük bir ders veren şanlı…adını kıyamete kadar yücelten şehitlerimizin bir tarihi yeniden yazarak yaşattığı ve şehitlerin yaşadığı topraklar olan Türkiyemizin vazgeçilmez destanı ve zaferi…Çanakkale boğazı…

Ülkemizin yüzde 99 u müslüman olmakla beraber değişik dinlere mensup vatandaşlarımızda bulunmaktadır…
Yeraltı ve yerüstü doğal muhteşem zenginliklere ve tarihi bir servete sahip..bereketli toprakları ..tarım ve hayvancılığıyla ve yan sanayi ürünleri..kendine has geleneksel sanat ve gıda ve yemek çeşitleriyle adeta dünyaya meydan okumaktadır…

Soylu ve asil geçmişyle ceddine minnettar….tarihine sahip çıkan ..doğru anlayan ve doğru anlatan….atalarıyla gurur duyan….dinine bağlı….vatanına sadık…bayrağını aldığı yerden çok daha ötelere yücelten..şuurlu..bilinçli …şefkatli..cesur bir nesil…

İşte Türkiye…İşte ülkemiz…İşte vatanımız..

Ve bu cennet vatana ve bu aziz millete Peygamber efendimiz(sav) tarafından özellikle müjdelenmiş olmanın haklı gururunu onurunu ve şerefini taşıyan komutan ve asker ve milletimiz…

Asırlarca İslama başkentlik yapmış ve ismi islamla beraber anıla gelen ve şimdiki ismini de İslam dan alan Aziz şehir……İSLAMBUL….İstanbul…

Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul! Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.
Nice revnaklı şehirler görünür dünyada..Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan
Yaşamıştır derim en hoş ve uzun rüyada….Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan. (Y.K.B)

Aziz Ülkem …Aziz milletim…Aziz İstanbul….

Sevgiyle..

(/Araştırma//Vit-amin.net/)

HAYAT AĞACI…

hayatt

 

Evrensel Kozmik AĞAÇ….

HAYAT  Ağacı  evrenin  direği (axis mundi)  cennet, gök , bereket gibi  kavramlarla  beraber evrenle  yaşam  arasında  tüm  ilişkileri  içeren tüm  inanç  sistemlerinde  varlığını  devam  ettiren bir simgedir…

Türk  kökenli  kavimlerde ağacın  dünyanın  direği  gibi   katlardan  oluştuğu köklerinin  yerin  dibinde tepesinin  yedinci ve  dokuzuncu    kat  gökte   olan  gökle  yer   ve  evren  arasında  bir ilişkinin  olduğu  düşünülmektedir..

Kimi  zaman cennet sidresi ile  örtüşmüş  her dalında  başka  bir  meyve  başka bir çiçek  açan  ölümsüzlüğü, cenneti ve  bereketi  simgeleyen  fantastik  bir  varlık  haline  dönüşmüştür..

Mezopotamyadan  Türklerle  yine  dünyanın  değişik  yerlerine  ve  Anadoluya  taşınmış..Kızılderili  ve  şaman  inancında  da  önemli  bir  yer tuttuğu  gözlenmiştir..Şaman  inancında  dünyanın  merkezi  ekseni  olarak  kabul  edilmektedir..Şamana yer altı  ve  gök  yüzü  seyehatinde  merdiven  ve  yol  vazifesi  görmektedir..Şaman  kuş  kartal gibi  hayvanlarla hayat ağacı   vasıtasıyla  öbür  dünyaya  ulaşmakta aynı  zamanda  hayat ağacını  yine insanlar, aslanlar, ejderhalar gibi  tılsımlı  hayvanlar  vasıtasıyla  korunulduğuna  inanılmaktadır..

Hayat  ağacının  dalları  arasında  bulunan  nar  meyveleri  cenneti  temsil  etmektedir.. Kuşlarda  ruhları …Kayın, çam çınar, servi-sedir, servi-selvi, meşe-imen -emen, dut, söğüt, elma, kavak, ardıç gibi  ağaçlar  kutsal  sayılmışır..Kaza, bela,  vahşi hayvanlar, göze gelme , göz değmesi gibi  olumsuzluklar  karşısında  duayla beraber çeşitli ritüellerle  bu simgeden  yararlanılmıştır…

Tanrının  tekliği(vahdaniyet), Bayterek, Sığınılan Tanrı  gölgeli ağaç, Büyük  azametli ağaç,Tanrının doğmaması;doğurmaması özelliğini temsilen  meyvesiz  ağaç,Tanrının ebediliğini  temsilen  yapraklarını  dökmeyen  ağaç, Ruhları  cennete  ve  cehenneme  götüren  ağaç…….gibi   özelliklerle kutsallığı simgelemişlerdir..Tanrıya  şükran  borcunu  sunmak ,kötülüklerden  kurtulmak gibi  dilekler  için  altında  kurban  kesmek, bez  bağlamak  gibi  inanç  ritüelleri de günümüze kadar  taşınmış yansımalarıdır…

Ağaç  pek  tabiki  kutsaldır..Yaradılışı  ve  hayatı  güzelliği, ölümsüzlüğü, yaşamın  evrelerini, büyümeyi, bereketi, gençliği, diriliği, çoğalmayı, korumayı , kök salmayı, barınmayı, beslenmeyi, zenginliği ve her daim  cenneti  ve  mutluluğu tasvir eden tılsımlı bir efsane  varlıktır….(Derleme//vit-amin.net)

MİLLET ..MİLLİYETÇİLİK..

ZEYYTİ

MİLLİ GÖRÜŞ….
“Millet” sözcüğü aslen Arapça olup “din veya mezhep; bir din veya mezhebe bağlı olan ‘‘cemaat” anlamındadır. Osmanlı Türkçesinde 20. yüzyıl başlarına kadar bu anlamda kullanılmıştır.

Türkçe “ulus” (Orhun Yazıtları’nda uluş olarak yer alır) sözcüğü, 1932 yılında aynı kavramın Yeni Türkçesi olarak benimsenmiştir.Orhun Yazıtları ve Kâşgarlı Mahmud’un 1072-1074 yılları arasında yazdığı Divânu Lügati’t-Türk adlı kitabında millet sözcüğünün Türkçe karşığı budun sözcüğüdür.

Topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, ülkü, duygu, gelenek ve görenek birliği olan insanların oluşturduğu topluluk.MİLLET….Toplulukta ortak bir dilin konuşulması,Topluluğun tarihsel geçmişe sahip olması,Şimdi bir arada yaşayan bu topluluğun, gelecek için de bir arada yaşama inancında olması,Topluluktaki bireylerin birlik ve beraberlik içinde, ortak duyguları paylaşması,
Toplulukta kültürel ortaklık bulunması gerekli olduğu söylenmektedir…….
Milletler toplumsal tarihin doğal ürünü olan birimlerdir.Bu birimlerin temelini kanbağı, dil, din, ortak tarih gibi bir takım kültürel elementler oluşturur. Bu kimlikler birey veya topluluğa doğuştan verilmiştir; bu nedenle birey veya topluluk tarafından reddedilmeleri çok zordur. Bu ortak özellikler kitlelerde doğal olarak bir birliktelik hissi veya milliyetçilik oluşmasını sağlayarak milletin harekete geçmesine ve kendi devletini kurmasına neden olur.Buna özcü yaklaşım denir…
Bir milletin oluşumundan önce bir milliyetçilik akımının ortaya çıkmış olması kapitalizmin ortaya çıkışı, sömürgecilik, modern devletin yapılanması ile yakından ilgisi olduğunu savunan millet kavramınıda İnşaacı Yaklaşım deniyor..Meşruiyetini bir ulusun belli bir coğrafi sınır içindeki egemenliğinden alan devlet ULUS DEVLET adını alır.. Devlet politik ve jeopolitik bir varlık, ulus ise kültürel veya etnik bir varlıktır. Ulus devlet kavramı ise bu ikisinin belli bir coğrafyada örtüştürür….ulus devlet modelinde devleti oluşturan tüm vatandaşların ortak bir dil, ortak bir kültür ve ortak değerleri paylaşması esastır…

Milliyetçilik, ulusçuluk ya da nasyonalizm, kendilerini birleştiren dil, tarih veya kültür bağlarından bir üstyapı oluşturabilmiş sosyal birikimlerin adı olan millet veya ulus olarak tanımlanan bir topluluğun yaşama ve ilerleme ülküsünün toplumların ve insanlığın gelişmesini sağladığına inanan görüştür..

Milliyetçiliğe yol açan en önemli etken, daha önce hükümdar ve sülale zemininde tanımlanan siyasi aidiyet duygusunu, hükümdardan bağımsız olarak, “halk”a maletme gereğiydi. Siyasi aidiyet ve itaat, “halk”ın ortak iradesine dayandırılmalıydı. Bu nedenle 19. yüzyılda milliyetçilik, radikal, devrimci, anti-monarşist, yerleşik düzene zıt bir siyasi düşünce olarak değerlendirildi.

“Halk”ı tanımlamanın güçlüğü, milliyetçi düşünürleri —bazen olguları ve mantığı zorlama pahasına— olağanüstü duygusal anlamlar yüklemeye sevketti. Örneğin (ayrı lehçeler konuşan) Sicilyalılar veya Venedikliler ayrı bir ulus mu, yoksa İtalyan ulusunun parçası mıydı? Avusturya ulusu var mıydı? Makedonlar ayrı bir ulus mu, Bulgar mı, yoksa Güney Slavların bir boyu muydu? Bu konularda farklı görüşleri savunanlar, benimsedikleri ulusa hayali bir tarih ve hayali kökenler atfederek, onun ezelden beri “doğal olarak” varolduğunu kanıtlamaya çalıştılar. Farklı lehçeler konuşan toplumlarda, ortak bir ulusal dil oluşturmaya büyük önem verildi.

Yurtseverlik ya da vatanseverlik bir bireyin ülkesine duyduğu sevgi ve bağlılıktır. Zaman içerisinde farklı anlamlara gelmiştir, ve anlamı çevre koşullarına, coğrafyaya ve felsefeye oldukça bağımlıdır.
Milliyetçilik duygusuna yakın olmakla beraber milliyetçilik, her zaman vatanseverliği beraberinde getirmez. Benzer şekilde, vatanseverlik de milliyetçiliği şart koşmaz…Denilsede ikisini birbirinden ayrı düşünmek imkansızdır..Vatanını sevmeyen biri milliyetçi olamıyacağı gibi.. Milliyetçi birinin vatanını sevmemesine imkan yoktur…
19. yüzyıl boyunca, vatanseverlik giderek milliyetçilikle bir bütün haline geiyor,daha yapıcı, daha az zıtlaşan ve daha az agresif bir ideali ifade ediyor…Osmanlı Türkiye’sinde;Devleti yaşatma gayesiyle ortaya çıkan modernist Osmanlıcı, İslamcı ve Türkçü akımların hepsinin, vatanseverlik düşüncesinden belli ölçüde etkilendiği söylenebilir.Halbuki üçü de birbiriyle örtüşmektedir…

HALK….bir milleti oluşturan çeşitli toplumsal kesimlerden veya meslek gruplarından oluşan insan topluluğuna denir.fark; halk, bir toplumda halen yaşamakta olan çeşitli toplum kesimlerini kapsamaktadır. Millet ise geçmişten geleceğe doğru belirli bir soyu ifade etmektedir. Daha milliyetçi bir ifadedir ve aynı toplumda yaşayan gruplar arasındaki farklılığı öne çıkarmaktadır.

Türk milliyetçiliği, Türklerin özgürlüğünü ve birliğini savunan kültürel, ilmî, felsefî ve siyasî görüş. Türkçülük ile aynı yapıdadır ancak Türkçülük sadece Türkiye Türkleri’nin değil, dünyadaki tüm Türk halklarının birliğini savunmaktadır.Türkiye’de milliyetçiliğin öncüleri Kırım-Kazan kökenli aydınlardır. Bunun nedeni ise Kırım ve Kazan bölgesinin batı ticaret ve siyaseti ile tanışmasının 17. yüzyıl’a dayanmasıdır.

İslam, Rum, Ermeni ve Yahudi “millet”lerini ortak bir ulusal kimlik altında bir araya getirme düşüncesi 1839 Tanzimat Fermanı’na damgasını vurdu, 1850’lerden sonra güç kazandı.
Osmanlı milleti padişahın sembolik egemenliği altında, ortak bayrak, marş ve simgelere (örneğin fes) sahip olarak, din ve dil ayrımı gözetmeden toplumsal birliği oluşturan bir otoriteydi…Gönüllü milliyetçi duygular taşıyan tarİhi kişiliklere iki örnek verebiliriz…

MUNİS Tekinalp, 1883’te Serez’de, bir hahamın oğlu olarak Yahudi bir aile içinde “Moiz Kohen” adıyla dünyaya geldi. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye oldu. Selanik’te çıkan Asır adlı bir Türkçe gazetede yazılar yazdı. Balkan Savaşı’ndan sonra İstanbul’a geldi. İsmini “Munis Tekinalp” olarak değiştirdi. Türkiye’deki Yahudileri Türkleşmeye ikna etme amaçlı yazılar yazdı. 1961 yılında tedavi amacıyla gittiği Fransa’nın Nice şehrinde öldü.

2004 yılında Liz Behmoaras tarafından kaleme alınan Bir Kimlik Arayışının Hikâyesi adlı kitap Munis Tekinalp’in yaşam öyküsünü konu almıştır. Tekinalp hakkındaki en önemli kitap Jacob M. Landau tarafından kaleme alınan Tekinalp: Bir Türk Yurtseveri (1996) başlıklı kitaptır. Kitapta Tekinalp’in II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e uzanan düşünsel serüveni, hem kendi yazılarından örneklerle hem de Landau’nun değerlendirmeleriyle izlenebilir.

Mehmet Ziya Gökalp (23 Mart 1876, Diyarbakır – 25 Ekim 1924, İstanbul), Osmanlı ve Türk toplumbilimci, yazar, şair ve siyasetçidir. Meclis-i Mebusan’da ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde milletvekilliği yapmıştır. “Türk milliyetçiliğinin babası” olarak da anılır.
Ziya Gökalp 23 Mart 1876’da, yerel bir gazetede çalışan memur Çermikli Zaza Tevfik Bey’in oğlu olarak Diyarbakır Çermik’te dünyaya geldi. Annesi Zeliha Hanım’dır . 16. yüzyıla kadar Araplar ve Farslar egemenliğinde olan Diyarbakır sonradan Türk, Kürt ve Ermeni toplulukların millî çekişmeleri ile şekillenmiştir. Bu kültürel ortamın onun millî benliğine etki ettiği öne sürülmüştür. Sonraları, siyasi düşmanları onun Kürt kökenli olduğunu öne sürdüğünde, Gökalp, babası tarafından Türk ırkına sahip olduğundan emin olduğunu ama aslında bunun önemsiz olduğunu belirtmiştir. “Sosyolojik çalışmalarımdan öğrendim ki milliyet, eğitime dayalıdır” demiştir….
Osmanlı Devleti’nin parçalanma sürecinde yeni bir ulusal kimlik arayışına girdi. Düşüncesinin temelinde, Türk toplumunun kendine özgü ahlâkî ve kültürel değerleriyle, Batı’dan aldığı bazı değerleri kaynaştırarak bir senteze ulaşma çabası yatıyordu. “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” diye özetlediği bu yaklaşımın kültürel öğesi Türkçülük, ahlâkî öğesi de İslâmdı. Uluslararası kültürün yapıcı öğesinin ulusal kültürler olduğunu savundu. Saray edebiyatının karşısına halk edebiyatını koydu. Batı’nın teknolojik ve bilimsel gelişmesini sağlayan pozitif bilim anlayışını benimsedi. Dini, toplumsal birliğin sağlanmasında yardımcı bir öğe olarak değerlendirdi….

Ahmet Necip Fāzıl Kısakürek ( 25 Mayıs 1983, İstanbul), Türk şâir, yazar ve düşünür.

Necip Fazıl, 24 yaşındayken yayımladığı ikinci şiir kitabı Kaldırımlar ile tanınmıştır.[2] 1934 yılına kadar sadece şair olarak tanınmış ve o devirde Türk basınının merkezi olan Bâb-ı Âli’nin önde gelen isimleri arasında yer almıştır. 1934 yılında Abdülhakîm Arvâsî ile tanıştıktan sonra büyük bir değişim yaşayan Kısakürek, 1943-1978 arasında 512 sayı yayımlanan Büyük Doğu Dergisi yoluyla İslamcı görüşlerini kamuoyuna duyuran ve Büyük Doğu Hareketi’ne önderlik eden bir şairdir

Necip Fazıl 1934 yılında Nakşî şeyhi Abdülhakim Arvasi ile tanıştıktan sonra İslami kimliği ile öne çıkmaya başladı.1934 yılında dahil olduğu Nakşibendilik tarikatından sonra ülkedeki siyasi gelişmelerle ilgili değerlendirmelerde bulunmaya başladı. 1943 yılından sonra çıkardığı Büyük Doğu dergisinde yazdıklarıyla 1945 yılındaki Tan Olayını 1955 yılındaki 6-7 Eylül Olaylarını desteklemiştir. Bu dönemde fikirleri Millî Türk Talebe Birliğindeki gençler tarafından sahiplenilmiştir. Bu dönemde hemen tümünde üstün bir ahlak felsefesinin savunulduğu tiyatro eserlerini birbiri ardına kaleme aldıNecip Fazıl’ın düşünce örgüsü din, tasavvuf ve mistisizm ekseninde gelişmiş ve fikri mücadelesini bu çerçevede sürdürmüştür. Fikir ve inançlarını yaymak için kullandığı çok sayıda edebi araç yanında yayın hayatına da girerek kendi medyasını oluşturma çabasına girmiş ve bunun için Demokrat Parti iktidarının imkanlarını kullanmak istemiştir.”’

Fikir ve duyguda vasiyete lüzum görmüyorum. Bu bahiste bütün eserlerim, her kelime, cümle, mısra ve topyekün ifade tarzım vasiyettir. Eğer bu kamusluk bütünü tek ve minicik bir daire içinde toplamak gerekirse söylenecek söz “Allah ve Resulü; başka her şey hiç ve batıl” demekten ibarettir.

MİLLİ GÖRÜŞ… Türkiye’nin kendi insan ve ekonomik gücü ile kalkınabileceğini, öz değerlerini koruyarak, arkasına tarihinin verdiği kuvveti alarak daha hızlı adımlarla yürüyebileceğini savunur

Adil Düzen: Faizin olmadığı bir serbest piyasa ekonomisini öngörür. Paranın mal gibi alınıp satılmasını reddeder. Bu durumun adaleti bozduğunu, güçlüyü daha güçlü yaptığını savunur.
Reel Ekonomi: Üretime dayalı kooperatifsel çok ortaklı yapıların güçlendirilmesi esasına dayanır. Bu tarz tüm işletmelere faizsiz devlet kredisi tahsisini savunur.

Hakk Anlayışı:
A- Doğuştan insanlara verilen haklar, Temel insan hakları. a) Yaşama
b) Mülkiyet
c) Neslin muhafazası
d) Aklın muhafazası hürriyeti
e) Diğer bilinen temel insan hakları hürriyetleri (seyahat, iş tutabilme, meslek seçebilme v.s.)

B-Emek.
C- Rıza ile yapılan anlaşma ve mukaveleler.
D- Adalet gereği doğan haklar. İnsanın özlemi mutluluk içinde yaşamaktır. Mutluluk ancak Gerçek Hak anlayışı ile sağlanabilir. İnsanların saadeti için gerçek hak anlayışını benimsemek ve uygulamak şarttır.
Millî Görüş
1969 yılında başını Necmettin Erbakan’ın çektiği Bağımsızlar Hareketi ile başlayan ve Millî Nizam Partisi ile partileşen bir siyasal akım.Millî Nizam Partisi, Millî Selamet Partisi, Refah Partisi ve Fazilet Partisi’nin ardından kurulan Saadet Partisi ile muhalefetini yürütüyor. Ayrıca bu gruptan ayrıldığını ifade eden yenilikçi kanat Bülent Arınç, Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan gibi isimlerin ayrılması ile Adalet ve Kalkınma Partisi adıyla bir araya geldi. Millî Görüş’ün bugünkü temsilcisi ise Saadet Partisi’dir..Fazilet Partisi Kongresinde “Bizim Medeniyetimiz Batı Medeniyeti karşısında yenildi.” diyen Abdullah Gül’ü destekleyen ve kendilerine yenilikçiler diyen ve artık Milli Görüşçü olmadıklarını ifade eden bir grup ise ayrılarak Abdullah Gül liderliğinde daha sonra Recep Tayyip Erdoğan’ın başına geçeceği Adalet ve Kalkınma Partisi altında toplandılar. Milli Görüş hareketini Saadet Partisi devam ettirmektedir……

Aslında şöyle bir düşününce….. duygular  düşünce ve fikirlerde samimiyet….     emel amel ve niyeteki  Ülkenin bekası  yüceltilmesi ve yüceliğinin  ve milletin birlik ve beraberliğinin korunmasında ki sadakat …olmazsa olmazların başını çektiği ve çekmesi gereken  özde aynı sözde küçük nüanslarla farklılıklar gösteren farklılıklaştırılan …..biriz biz….Biriz…Yok aslında birbirimizden farkımız..Hepimiz  BİRİZ…..HEPİMİZ OSMANLIYIZ……

(Araştırma/vit-amin.net)

haydi…..BÜYÜK TÜRK İSLAM BİRLİĞİ…..neyi Bekliyoruz…

BİRLİK

HAYDİ!….BALAM…Haydi!….KIZANLAR……..haydi…

Bir zamanlar bu adımlar atılmıştı haydi TÜRKİYE…..ve TÜRK Cumhuriyetleri..ZAMAN bu ZAMANDIR…İktisadi Ticari Askeri Sosyal Kültürel Tarihi Dini İş Birliği ….Neyi bekliyorsunuz..Birinin tepenize vurup lokmanızı elinizden almasını mı…Haydi..Zaman tatil zamanı değil ..Çalışma zamanı..HAYDİ TÜRKİYE!…..BÜYÜK TÜRK İSLAM BİRLİĞİne…. Bu birliğe katılmak isteyenlerin İslam… Türk…. Vasıflarından birini taşımaları yeterlidir…Haydi…(islam olması yada Türk asıllı)
İşte ne olduysa bu gelişmelerden sonra  oldu..Osmanlının   ipek yolu ….tren yolu…derken VE Suriye kirizi…Lütfen geçmişe dönüp bir bakalım gerekli dersleri çıkartalım ve ŞİMDİ (ANDA)durumu değerlendirip fazla oyalanmadan ki yeterince oyalanıldı..Geleceğe doğru hayırlı bir adım atalım…Herşey bizim bir adım atmamıza bakıyor..Size kısaca geçmişten hatırlatma ve anekdotlar:

Dünya siyasetinin gidişatı, ülkelerin uluslararası birliktelikler içinde yer almasını zaruri hale getirmiştir. Bu yapılanmalar coğrafi, ekonomik, sosyal, kültürel yahut ticari ortak paydaların üzerine kurulabilmektedirler. NAFTA (Kuzey Amerika Serbest Ticaret Birliği), Avrupa Birliği, OPEC ( Petrol İhraç Eden Ülkeler Birliği ) bu birliklerden yalnızca birkaçıdır…İşte Türk-İslam Dünyası da ortak menfaatler doğrultusunda biraraya gelerek uluslararası hukuk çerçevesinde yardımlaşmalı ve bir Kazakistan Devlet Başkanı Nur Sultan Nazarbayev, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin dağılmasının ardından bölgede oluşabilecek muhtemel istikrarsızlıkların önlenmesi açısından, bölge ülkeleri arasında işbirliğine gidilmesine öncülük etmiştir. “Orta Asya Devletler Birliği” projesi bu işbirliği arzusunun dışavurumu olmuştur…Birbirlerinin haklarını korumalıdırlar…Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan arasında ekonomik işbirliğini geliştirme anlaşmasının Türk-İslam Birliği çerçevesinde değerlendirilmesi gereklidir. Bu birliğin amacı ve çerçevesi daha da genişletilerek tüm Türk Cumhuriyetleri’ni kucaklayan bir ortaklığa gidilmesi mümkündür. Türk Cumhuriyetleri’nin menfaatlerini gözetecek olan Türk-İslam Birliği ile mümkündür. Bu nedenle Türk Dünyası’nın devlet başkanlarının ve hükümet yöneticilerinin bu yönde attıkları adımlar çok önemlidir. Bu çalışmalar çok yakından takip edilmeli ve desteklenmelidir.”” Tüm tarafları, az ya da çok herkesin kaybedeceği, herkesin bedel ödeyeceği çatışmacı bir güç yarışından kaçınmaya, bunun yerine, herkesin kazançlı çıkacağı, işbirliğine dayalı bir rekabete davet ediyoruz.”Başbakan( Sayın Cumhur Başkanı)Tayyip Erdoğan..

“Ortadoğu, tarihinin en zorlu günlerini yaşıyor, fakat İran-Türkiye-Suriye ittifakı ile bütün krizlerin üstesinden gelebiliriz. Amerika, bu üç ülkenin beraber hareket ettiği hiçbir yerde başarılı olamaz. Irak’ta olamadı işte, Suriye üzerindeki planları da, İran ve Türkiye’nin Suriye’ye sahip çıkması sayesinde suya düştü… Sayın Mahmud Ahmedijenad’ın İstanbul Ziyareti Sırasındaki Açıklamaları;

İran, Türkiye, Suriye ve Irak’ın iktisattan kültüre, siyasetten güvenliğe kadar her alanda işbirliğine gitmeleri tabiidir. Zira bu ülkeler aynı kültür havzasına aittir.

Türkiye’nin ilerlemesini kendi ilerlememiz gibi görüyoruz. Biz Kardeşiz. Aynı Dine Mensubuz. Halkı ve hükümetiyle Türkiye’yi çok seviyoruz. Çok seviyoruz.
Türkiye ve İran İmkanlarını birleştirerek birbirini tamamlayabilir. İki ülke arasındaki işbirliği büyük bir güç oluşturabilir. Bu güç bölge ve dünya barişinin tesisinde kullanilabilir. İzzet yolunda beraber yürümeye azmedersek bunu gerçekleştirebiliriz. Ne mutlu bize ki bu irade bugün iki ülkede de mevcuttur.

Biz Türkiye’yi içten seviyoruz. Türkiye ile daima beraber olacağız.
İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın dün İstanbul’da düzenlediği basın toplantısında verdiği bu beyanatlar, yepyeni bir İran-Türkiye Vizyonu’na işaret etmektedir. Bu vizyon, bir muhabbet vizyonudur. Bu vizyon bir stratejik ortaklik vizyonudur. Bu vizyon bir yoldaşlık vizyonudur. Bu vizyon bir ittifak ve hatta bir ittihad (birlik) vizyonudur… Bundan sonra yol, birlik ve beraberlik yoludur. İkili ilişkilerde yaşanan ufak tefek sıkıntılar bu gerçeği asla gölgeleyemez. İran Cumhurbaşkanı, bir Osmanlı camiinde Sünni kardeşleriyle omuz omuza Cuma namazı kılarak tarihte yeni bir sayfa açıldığını müjdelemiştir….

“TÜRKİYE’NİN ESKİ OSMANLI COĞRAFYASINDA KURACAĞI EGEMENLİĞİN İZLERİNİ ŞİMDİDEN GÖREBİLİRSİNİZ” diyen ABD’li ünlü stratejist, Stratfor’un Başkanı George Friedman,”süreç zaten başladı. Eğer islam coğrafyasına bakarsanız, Türkiye’nin bu ülkelerdeki ağırlığının giderek arttığını görebilirsiniz. Bölgeyi domine etmeye başladı bile. Balkanlar’da ise Arnavutluk ve hatta Sırbistanla ilişkileri gelişiyor. Kafkasya’da ise Gürcistan ve Azerbaycan ile güçlü bir ittifak kurdu. Gelecekte olmasını öngördüğüm şeylerin şu anda gelişmekte olduğunu görüyorum” diyor. Friedman’a göre Türkiye doğası gereği lider bir ülke.

BİRLİKKK

Haydi…. TÜRKİYE…Azerbaycan..Kazakistan…KKTC….Kırgızistan..Özbekistan…Türkmenistan..Gürcistan..Afganistan ..Doğu Türkistan..Pakistan…Dağıstan.. Tataristan..Başkurdistan..Altay..Karaçay.. Çavuş..Sincan..Libya…Sudan…İran..Bangladeş…Endonezya…Brunei Sultanlığı…Orta Afrika..Cezayir.. ve Her nerde yaşıyor ve yaşatılıyorsanız..Geçmişten günümüze Yüce Türk Milleti….Lütfen geçmişten ders çıkaralım..Bir kez daha İbretle bakalım ve gerekli adımları fazla geç kalmadan atalım…AT gözlüğünü çıkartalım….ALLAH ın izniyle bu birliği kuralım….
(Altaylar Avarlar Azeriler Balkarlar Başkurtlar Çiğiller Çulımlar Çuvaşlar Dolganlar Gagavuzlar hakaslar Halaçlar Hamedan Türkleri Hazarlar Horasan Türkleri Hunlar Karaçaylar Karakalpaklar
Karaylar Karluklar Kaşkaylar Kazaklar Kırgızlar Kıpçaklar Kırımçaklar Kırım Tatarları Kimekler
Kumanlar Kumuklar Naymanlar Nogaylar Oğuzlar Ön Bulgarlar Özbekler Peçenekler Sabirler Salarlar
Tatarlar Telengitler Teleutlar Tofalar Türgişler Türkler Türkmenler Tuvalar Urumlar Uygurlar Yağmalar Yakutlar Yenisey Kırgızları Yugurlar…..)
Saygı sevgi VE Birlikte kalın……ALLAH a Emanet Olun…..

( Araştırma/vit-amin.net)

TÜRKMENLER….ve IRAK….SURİYE ..FİLİSTİN…GOLAN…BASMİL…

TURKMEN

Türk İslam medeniyetinin gölgesinde asırlarca yaşayıp,Yok olmaktan kurtulan,tarihini,milli kültürünü,dinini her türlü müdahaleden koruyan,irili ufaklı onlarca devlet bugün bu medeniyeti soykırımla suçluyabiliyorsa bunun tek sorumlusu kendi tarihinden ürettiği düşmanla savaşmak için kendi medeniyetini yok etmeye çalışan bakış açısıdır..

Niyet ettik Beytullah’a gitmeğe
Hacer’ül-Esved’e yüzler sürmeğe
Arafat’ta hem vakfe’ye durmağa
Takdir her tedbiri bozar dediler

Üsküdar dan azmeyledik Hak yola
Bilinmezdir başımıza ne gele
Gözümüzün yaşı karıştı Nil’e
Nice bin can telef oldu dediler

Geldi Arap yolumuzu bağladı
Hasretli yüreğimizi dağladı
Gökte melek yerde insan ağladı
Hacılara yazık oldu, dediler

Araplardan oldu bize bu işler
Çakıl taşı gibi serildi leşler
Halimize Ağladı havada kuşlar
Takdir-i Hak böyleymiş dediler

Çöllerde sürüldük yaralı, meril
Yoktur önümüzde düşe bir delil
Halimize rahmete gani celil
Anlımızda yazılı bu dediler

Sultan Mustafa işitti ağladı
Kullarının yüreğini dağladı
Yedi kral dilde bunu söyledi
Hacılara yazık oldu dediler

Kim’i kudüse gitti Kimi şam’a
Kimimiz Beyrut’a Kimimiz Maa’na
Niceler bulandı al kızıl kana
Kerbela’da şehit olduk dediler

Göğe çıktı reyad ile zarımız
Gayet müşkil oldu bizim halimiz
Bada gitti namus ile arımız
Mevla bize senden imdat dediler

Felek devredeli bu iş olmadı
Mahmil-i Şerifte çok baş oynadı
Kanımızda çölde kumda kaynadı
Kıyametten nişan oldu dediler

Avratların hali gelmez beyana
Çırıl çıplak döküldüler yabana
Devir döndü geldik ahir zamana
Dost ağlayıp düşman güldü dediler

Kılıç, Mızrak üstümüzde oynadı
Şamlılardan bize imdat olmadı
Neşati Al-Osman da gayret kalmadı
Ya ilahi senden imdat dediler.

YA İLAHİ SENDEN İMDAT DEDİLER……..YA İLAHİ….

I. Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı Devleti’nden ayrılmış, Irak adı ile kurulan devletin vatandaşları olarak varlıklarını sürdüren Türklerden, uzun yıllar “Türkler” diye söz edilmiştir. Ancak Lozan Konferansı sıralarında İngiliz heyeti “Türkmenler” olarak ifade etmişlerdir. Buna karşılık olarak Türk delegesi başkanı İsmet İnönü Türkmen ile Türk’ün eş anlamlı olduğu ve Türkiye Türkleri’nin de Türkmen olduklarını savunmuştur.

1923 Lozan ve 1926 Ankara antlaşmalarında “Musul Türkleri” denilmiştir.

1959 yılında Abdülkerim Kasım’ın yönetimi ele geçirdikten sonra Irak’ta yaşayan Türkler’e “Türkmen” denilmeye başlamıştır.Türkmenler sadece Kafkasya’ya değil, birçok coğrafyaya yayılmışlardır. Afganistan’ın Herat, Lakay, Ak Çah, Ândhui, Devletabad ve Maruçak bölgelerinde Türkmen boyları bulunmaktadır.

Ayrıca J. H. Kramers, “12. yüzyılda Kerkük civarının, başkenti Erbil olan Türk beyliği Begtekinlilerin idaresinde” olduğunu İslam Ansiklopedisi’nde belirtmek suretiyle, bölgedeki Türk varlığının Osmanlı Devleti’nden önceye dayandığını vurgulamaktadır.
I. Dünya Savaşı’nın sonunda, toprakları İngiliz işgaline uğrayan Musul, Kerkük ve Erbil Türkmenlerinin ileri gelenleri, istilacı güçlere karşı mücadele etmek için, hemen harekete geçmişlerdi.

Anadolu toprakları üzerinde yürütülen Milli Mücadele’ye paralel olarak başlayan, bölgedeki hareketler, gücünü yine Anadolu’dan alıyordu. İlk olarak, İngilizlerin, halkı Osmanlı Devleti aleyhine kışkırtmalarını önlemek için, acil biçimde önlemler alınmaya başlandı. İngilizlerin bölgedeki siyasi hâkimleri, para vererek elde ettikleri bazı aşiret reislerini yanlarına çekmek için büyük gayret gösteriyorlardı. Buna karşılık, Türklerin ileri gelen liderleri, İngilizlerin bu gayretlerini boşa çıkarmak için, olağanüstü çaba harcıyorlardı. Bunların arasında Erbil Türklerinin çok sevilen ve sayılan din alimi Küçük Molla Efendi (1867-1943)’nin, halkı İngilizlere karşı mücadeleye davet eden ve işgalcilerin propagandalarına karşı uyanık olmağa yönelik konuşma ve sohbetleri, büyük etki yapıyordu.
Irak Türkmenleri, Irak’ın kuzeyinden itibaren Telafer, Musul, Erbil, Altunköprü, Kerkük, Tuzhurmatu, Kifri, Kara Tepe, Hanekin, Mendeli ve Bağdat’ın güney doğusunda bulunan Bedre’ye kadar uzanan bir şerit üzerinde yerleşmektedir.

Irak’ta Türk/Türkmen nüfusu 2.000.000 ila 3.000.000 civarında belirtilmiştir.600.000 civarı bir nüfus rakamından söz eden kaynaklar da vardır.

Son araştırmalara göre Irak’ta en az 2 milyon Türkmen’in yaşadığını iddia edilmektedir.Irak’ta yaşayan Türkler 1920’den itibaren kendilerine karşı uygulanan Kuzey Irak’taki asimilasyon politikalar ve Sünni – Şii mezhep anlaşmazlığı sebeplerinden dolayı siyasi olarak birlik gösterememektedirler.

SURİYE
Suriye Türkleri ya da Suriye Türkmenleri, Suriye’de yaşayan Türk azınlıktır. Suriye Türkleri, Selçuklu sultanı Alparslan’ın Malazgirt Savaşı’ndan önce belirli oranlarda Rakka ve Halep bölgesine yerleşmeye başlayan ardından Anadolu’nun fethiyle bölgeye genel anlamda yerleşmeye başlayan Haçlı Seferlerine karşı önemle yerleştirilmiş Oğuz boylarıdır.
Türkler Osmanlı Devleti’nin Şam topraklarını kaybetmesiyle Türkiye’ye göç etmişlerdir. Suriye Türkleri (Türkmenleri olarak anlılırlar) Selçuklu ve Osmanlı döneminde, Müslümanların kutsal bölgelere olan Hac yollarını korumak amacıyla yerleştirilmişlerdirSuriye Türkleri tarihsel süreçte çok büyük görevler üstlenmişlerdir. Haçlı ordularına karşı yaptıkları savaşlar yanında, günümüze değin işgal altında olan bölgelerde kutsal hac yollarının koruyucuları ve bölgelerin savunucuları olmuşlardır.7. yüzyıldan itibaren Oğuz boyları akıncılarının Irak ve Suriye’de görünmeye başladığı ve yoğun Türk göçlerinin 10. ve 11. yüzyıllarda gerçekleştiği bilinmektedir. Tolunoğulları ile başlayan Türklerin yerleşimi 11. yüzyılda Selçukluların bölgeye gelmesi ile devam etmiştir. Buradaki Türk boyları, 1096 yılında Haçlı seferleri başladığında Selahattin Eyyubi komutasındaki Müslümanlarla birleşerek Haçlılara karşı bölgeyi savunmuştur….

Yavuz Sultan Selim, 1516 yılında Mercidabık’ta Memlukluları yenerek bugünkü Suriye toprak- larını Osmanlılara bağlamıştır. 1516’dan sonra yönetimi Osmanlı Devleti’ne geçen bölge 1918 yılına kadar kesintisiz olarak 402 yıl boyunca Türklerin hakimiyeti altında kalmıştır. Bu dönemde Suriye’de Türkmen yerleşimi artarak devam etmiş ve bölgede önemli bir Türk nüfusu oluşmuştur.

Türkiye ile Fransa arasında 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara Anlaşması’nın 7. madde- si, “Suriye’deki Türkmenlerin resmi dillerinin Türkçe olması ve tüm kültürel sosyal haklarının ko- runmasını” içermektedir. Dolayısıyla Ankara Anlaşması Suriye Türkmenleri konusunda Türkiye’ye garantörlük vermiştir.

Suriye’de Türkçe konuşan Türkmen sayısının yaklaşık bir buçuk milyon, Türkçeyi unutmuş Türk- menlerle beraber sayının 3,5 milyon civarında olduğu belirtilmektedir. Dillerini unutmuş olan Türkmenler kimliklerinin bilincinde olmakla birlikte yaşadıkları bölgenin dili, kültürü ile bütün- leşmiştir. Ancak Türkmen kimliklerinin bilincedirler. Küçük gruplar halinde yaşayanlar önemli öl- çüde Araplaşmıştır. Suriye Türkmenlerinin büyük çoğunluğu Sünni Hanefi mezhebine mensuptur. Çok az sayıda Alevi Türkmen bulunmaktadır. Suriye Türkmenlerinin konuştukları diller Arapça ve Türkçedir. Türkiye Türkçesine çok yakın bir Türkçe konuşulmaktadır.

1-Halep Türkmenleri:
Halep, Anadolu’dan daha önce Türkleşen bir şehir olmuştur. 1906 yılında yayımlanmış olan Halep Vilayeti Salnamesi’nde yer alan Türkçe mahalle isimleri şunlardır: Hamidiye, Aziziye, Selimiye, Akyol, Altunboğaz, Oğulbey, Badıncık, Balıbulgur, Tatarlar, Karaman, Çukurcuk, Çukurkestal, Hamzabey, Hensebil, Haraphan, Şakirağa, Şahinbey, Saçlıhan, Farfara, Kazasker, Kilise, Küçükkilise, Mahmutbey, Müstadembey, Harundere, Almacı.

Halep şehir merkezinde; Hüllük, Kadıasker, Hayderiyye, Eşrefiyye önemli Türkmen mahalleleridir. Şehir merkezinde bulunan mahallelere ilaveten ; Kurdağı, Azez, Bab, Münbiç, Carablus Kazalarında olmak üzere Halep Bölgesinde toplam 145 Türkmen köyü mevcuttur.
Halep şehir merkezinde bulunan ve boy yapısını kaybetmiş Türkmen kökenli ailelerden bazıları şunlardır: Şahbender, Ataşoğlu, Muderrıs, Basmacı, Kethuda, kahya, Ağa, Paşa, Sallur, Çelebi, Zıkırt, Sılo, Garkinavi, Türk- meni, Utri, Delati, Kerküklü, Hıbbu, Bazar- başi, Dellalbaşi, İzmirli, Kerzun (Kara Uzun), Bekir, El beli, Kevakibi, Mahli, Barak, Gillo, avi, Türkmeni, Utri, Delati, Kerküklü, El Güzzi, El Kvakubi, Neyyel, Beyraktar, Bö- lükbaşı, Maraşlı, Çavuş, Aşçı , Şekşuk, Mılla, Çavuş, El Esvat, Yoz Katlı, Kayyali…

Lazkiye (Bayır-Bucak) Türkmenleri:
Bayır – Bucak, Hatay sınırlarından başlayıp Lazkiye sınırlarına kadar uzanan 60 km kadar derinlikte coğrafi yapısı itibari ile Amanos Dağları’nın devamı olan bölgenin adıdır. Hatay’ın Yayladağı ilçesi dahil olmak üzere Lazkiye’ye kadar uzanan bölgede tamamıyla Bayır – Bucak Türkmenleri yaşamaktadır. Bayır–Bucak Türkmenleri, Karamanoğlu Türkmenlerinden olup Osmanlı döneminde
İç Anadolu ve Akdeniz bölgelerinden getirilip yerleştirilmişlerdir. Suriye’nin Akdeniz kıyılarında, başta Lazkiye şehir merkezindeki Ali Cemmel Mahallesi olmak üzere Basit, Bayır, Kesap nahiye ve köylerinde yaşamaktadırlar. Türkmen köylerinin arasında Arap köyü bulunmamaktadır. Bayır – Bucak Türkmenleri çoğunlukla çiftçilik, rençperlik ve tarımla uğraşmaktadır.
Lazkiye ili şehir merkezinde Türkmen asıllı ailelerden bazıları şu şekildedir: Türkmeni , Matarcı (Trabzon asıllı), Şahin, Genç, Sıbahi, Seraj, Usta, Sayi, Huvali, Ciare, Aslan, Eraslan, Arkaevi, Sılıyıt, Sari, Sılo, Salur, Avşari, Cemel, Cuni, Mulla, Ağa, Kaleci, Mısri, Hattap, Bektaş, Dennura, Harun, Şiritıh, Reyis, Şirigi, Paşa, Kubulavi, Sabuni, Korkmaz, Zade, Tıpsi, Seyid, Yüzbaşı.

Lazkiye’deki Türkmen yerleşim yerleri; Bayır, Bucak, Burç İslam ve Sulayıp Türkmen Beldelerinin yanı sıra aşağıdaki köylerden oluşmaktadır.

3-Şam Türkmenleri
Şam’da farklı geçmişe sahip dört ayrı Türkmen topluluğu bulunmaktadır. Birincisi Osmanlı dönemi ve öncesinden kalmış zengin Türkmen ailelerdir. İkincisi Golan Tepeleri’nin İsrail tarafından işgal edilmesinin ardından bölgeden göç etmek zorunda kalarak Şam’a yerleşen Türkmenlerdir. Üçüncü grup ise Türkiye’de cumhuriyet devrimleri sırasında Türkiye’den Suriye’ye göç eden Türkmenlerdir. Son olarak yaklaşık 800 kişilik Karaçay Balkar Türkü nüfusu bulunmaktadır. Cumhuriyet’in ilk yıllarında hayata geçirilen devrimleri kabul etmeyen ve Anadolu’da yaşayan bazı Türkler Şam şehrine göç etmiştir.
Sayıların net olmamakla birlikte bu şekilde on bin civarında Türk Şam’a gitmiştir. Bu topluluk şu an Şam’ı çevreleyen Kassiyun dağ eteklerinde Muhacirun mahallesinde oturmaktadır. Muhyiddin Arabi’nin türbesinin etrafında yoğunlaşan bu yerleşim birimi Suriye’de “Türk Mahallesi” olarak bilinmektedir. Bunun yanı sıra Şam’ın Mesekin Berze, Muhayyem, Hacer Esved, Kadem, Işşıl Verver ve Cobar Hırmallı mahallelerinde yaşamaktadırlar. Şehir merkezinde yaşayan Türkmen asıllı aileler Araplaşmıştır.
Bunun yanı sıra Osmanlı döneminden kalan toprak sahipleri ve zengin tüccar Türk aileler bulunmaktadır. Bu topluluk Türklüklerini unutmamış olmasına rağmen Türkçeyi unutmuş ve devletle yakın ilişkiler geliştirmiştir.Şam ili şehir merkezinde Araplaşmış Türkmen asıllı ailelerden bazıları şu şekildedir: Ağrıbuz, Akbıyık, Aclıkın, İlçi, İbiş, Bereket, Bizim, Boğa (El-Hüseyini), Begdaş, Beyazid, Beytar, Terzi, Şeybani, Tillü, Temirağa, Türk- meni Tarakçı, Demir, Kaleci, Keçeci, Cebeci, Çuhadar, Çolak, Hani, Hoca, Hurdacı, Dalati, Dardari, Dergil, Duhman, Deveci, Rahavan- cı, Zirkli, Zeki, Zengi, Serdest, Sakati, Sultan, Trabzonlu, İzmirli, Antepli, Urfalı, Mardinli, Tokatlı, Erzrumlu, İstanbuli, Moralı, Şerbe- ci, Şerbetci, Şemdinağa, Sarıcalı, Karabatak, Gençosman, Gencyusufpaşa, Sabbağ, Susu, Tavlu, Abid, Abacı, Arabikatibi, Attar, Itri, Azim, Azme, Kabbani (Akbıyık dalı), Kat- lan, Kaşlan, Kassab, Kaltacı, Kuvvetli, Kapı- kolı (Kolı), Mahmalcı, Merdembeg, Malas, Malatyalı, Nakişbendi, Uzun, Keleş, Buhari, Buharalı, Dağıstani, Dokmak, İmadi, Mura- di, Biyk,Sılo, Kem almaz, Kerkütlü, Basmacı, Kerküklü.
Az sayıda bir kısım Türkmen Şam’ın kırsalında yaşamaktadır

Suriye’nin farklı bölge ve şehirlerinde yerleşmiş olan Suriye Türkmenleri özellikle Şam, Lazkiye, Hama, Humus, Halep ve Rakka kentlerinde ve köylerinde bulunmaktadır. Arap sosyalizmi asimilasyon programları çerçevesinde, dil öğrenimlerini engellemiş, köylerinin isimlerini değiştirmiş, sosyal ve kültürel gelişimlerini engellemiştir. Ancak dillerini, dinlerini ve kültürlerini bugüne dek koruyabilmişlerdir.
Türkiye’de özellikle Hatay, Gaziantep, Kilis, Şanlıurfa, Adana, Kayseri şehirlerinde Suriye Türklerinin akrabaları ve yakınları bulunmaktadır..Bayramlarda sınır boylarında yoğun bir trafik yaşanmaktadır. Halep ve Lazkiye Türkleri İç Anadolu Bölgesindeki Türkçe’ye çok yakın bir dil kullanmaktadır. Bununla Rakka gibi bazı bölgeler asimilasyon programları nedeniyle, özellikle genç ve orta yaş grupları Türkçe’yi iyi konuşamamaktadır. Suriye Türkmenleri, özellikle de ata öte ve aile bağları nedeniyle, bütün baskılara rağmen göç etmemiştir. Ancak Lazkiye bölgesinde bulunan ve sayıları 100.000 üzerinde olan Bayır-Bucak Türkleri ikinci dünya savaşından sonra Hatay bölgesine sınırlı sayıda da olsa göç etmişleerdir…

4-Rakka Türkmenleri:
Osmanlı döneminde; Rakka veya budak adı ile bilinen bölgeye ve Halep ile Rakka arasında yer alan Gulap isimli yerleşim yerlerine çok sayıda Türkmen boyu yerleştirilmiştir. Özellikle 1679 yılında iskan beyi Feriz Bey komutasında Sivas, Yozgat ve Maraş bölgelerinden çok sayıda Türkmen boyu getirilmiştir. Dezavantajları dağınık bir şekilde yaşamaktaydılar…

FİLİSTİN 300 Yıllık bir dram…Filistin TÜRKMENLERİ…

GOLON TEPELERİ TÜRKMENLERİ
İsrail’in 1967 savaşında işgal ettiği Golan Tepeleri, bin 158 km2 alana sahip stratejik önemi büyük olan bir Golan Tepeleri’nden Güney Suriye ve başkent Şam rahatlıkla görülebiliyor.

Türkler, burayı 400 yıl yönetti….1967’deki 6 Gün Savaşları’yla birlikte Araplar ve Çerkezler gibi Golan’ı terkeden Türkmenler….bir umutla geri dönmeyi bekliyordu…
Golan’daki tarih öncesi çalışmalarıyla ünlü arkeolog Dodi Ben Ami, bölgede bir dönem Türkmen Yörüklerin yaşadığını belirtiyor. Ben Ami, Türklerin bölgeye gelmesinden sonra Çerkezler ve Kürtlerin yanı sıra Türkmen Yörüklerin de bölgede iskan edildiğini ifade ediyor. Türkmenlerin bölgeye 19. yüzyılda yerleştirildiklerini söyleyen Ben Ami, 1967’deki 6 Gün Savaşları’yla birlikte Araplar ve Çerkezler gibi Türkmenlerin de Suriye’ye geçtiklerini söylüyor. Ben Ami, bölgedeki Türkmen ve Çerkezlerin, iddiaların aksine 6 Gün Savaşları’ndan önce Golan’ı terk ettiklerini öne sürüyor. İsrailli bir Dışişleri Bakanlığı yetkilisi de Türklerin 1831’den sonra bölgeye yerleştirildiklerini belirtiyor. Bölgenin her zaman yoğun bir yerleşim birimi olduğunu söyleyen Dürzi köylüsü Yusuf Ebu Nidal, Golan’ın pek çok yerinde Türkmenlerin yaşadığını; ancak savaşın çıkmasıyla birlikte herkesin topraklarını terk etmek zorunda kaldığını belirtiyor….

Irak….    Suriye ….. Filistin…..  Golon ….Basmil…..TÜRKİYE….ANADOLU….ASYA….AVRUPA….AMERİKA(KIZIL)….TÜRK(AMEN )=(EMEN)=(EMİN))   =TÜRKAMEN =  TÜRKEMEN   =TÜRKEMİN=TÜRKMEN…..TÜRK=İMAN

(/Araştırma//vİt-amin.net)

HADİSLERLE övülen TÜRKLER…..

MALAZGİRT

Bana benden önce hiç bir Peygambere verilmeyen 5 şey verilmiştir. ( bunlardan biride) benim bütün kırmızı ve siyah kavime Peygamber olarak gönderilmemdir ( Ebi Zer-Ğıfari )

Büyük çarpışmada (Malazgirt) harbinin o kan gövdeyi götürdüğü günlerde “kırmızı çehrelilere” ( TÜRKLERE ) müjdeler olsun! Allah”a yemin ederimki insanlar çatlasada patlasada Allah onları , hem bu dünya , hemde öbür dünyada kesinlikle mükafatlandırılacaklardır ( Tubeyin kab)

Şanı yüce olan Allah şüphesiz bana (ümmetime kırmızı çehreliler sayesinde ) İranı ve Bizansı ele geçirmeyi vaad etti. Bundanda öte ; onların karılarını , çocuklarını , kölelerini , ve bütün hazinelerini bana peşkeş çekti. Zira bana kırmızı çehrelileri (TÜRKLERİ) yardımcı kılmakla beni çok güçlendirdi. (Raşid b. sa)

Sizler deriden çizmeler giyen bir kavimle çarpışmadıkça kıyamet kopmaz. O kadarki sizler küçük gözlü kırmızı çehreli yassı burunlu yüzleri sanki örs üstünde döğülmüş ve üzeri derilerle kılıflı kalkanlar gibi sağlam (bir kavim olan) TÜRKLERLE çarpışırsınız ( Ey Ebu Hüreyre! ) insanların ( Allah katında ) en hayırlılarının , bu dine girmeden önceki devirlerde bu dinden en fazla yüz çeviren kimseler olduğunu görürsün. Oysa insanlar tıpkı ( has) madenler gibidir. Cahiliye devrinde hayırlı olan kavimler İslam dinine girdikten sonrada bu dinin (en) hayırlıları olurlar. Sizden birinizin üzerine öyle bir zaman gelecekki ; bu kişi için beni görme isteği ; onun aile ferdleri ve mallarının bir misli daha o kimsenin kendine verilmesinden daha sevimli olacaktır. ( TÜRKLERDEN öyle insanlar geleceklerdirki onların Peygamberi sevme ve ona kavuşma sevgisinin önüne mal , mülk ve aile ferdleri de dahil hiç bir şey geçmeyecektir) (ebu hüreyre)

“Ey Ali ! sizler beni asfar ( rumlarla) çarpışacaksınız. Oysa sizden sonra onlarla asıl çarpışacak ( bir millet ) “İSLAMIN YÜZ AKLARI” uluları gelir. Onlar öyle kimselerdirki Allah yolunda cihad etmekten ; ne bir kınayanın kınamasından ve nede onların dedikodusundan asla çekinmezler” ( ibn Kesir )

Benim onlarla veya onlardan baıları ile birlikte olmam , sizlerle yada sizlerden bazıları ile birlikte olmamdan daha güvencelidir ( Nasıf, et-Tac fi Ehadis er-Rasul)

Türkler size dokunmadıkça sakın sizde TÜRKLERE dokunmayınız. Çünkü , Allah”ın ümmetine vermiş olduğu bu mülk ve saltanat nimetini ilk defa bu Kantura Oğulları onların elinden çekip alacaklardır” ( et- Taberani)

Yakın bir gelecekte kantura oğulları ırak ahalisini ıraktan çıkaracaklardIr. Sanki ben bunu gözlerimle görür gibiyim. Onlar kısık gözlü , yassı burunlu , değirmi yüzlü insanlardır (ebul-Kemal)

Sakın habeşiler size dokunmadıkça sizde onlara dokunmayınız (Türkler de böyledir). Hele TÜRKLER size ilişmedikçe sakın sizde TÜRKLERE ilişmeyiniz (onlara saldırmayınız) ( en-Neseş)

TÜRKLER size dokunmadıkça sizde TÜRKLERE dokunmayınız. Zira onlar çok sert ve haşin tabiatlı insanlardır (el-Cüveyni)

müslümanlar ; yüzleri örs üstünde döğülmüş ve derilerle kılıflı kalkanlar gibi (sağlam) bir kavim olan TÜRKLERLE çarpışmadıkça kıyamet kopmayacaktır. Onlar yünden yapılmış elbiseler giyerler ve yünden yapılmış çarıklarla yürürler.(Sahih-u Müslim)

Allah bu ümmete mevalilerden bir ordu gönderecektir. onlar ata binmede Araplardan çok üstün silah kullanmada onlardan çok daha mahirdir. İşte Allah bu dini onlarla yeniden ihya edecektir!

Çok yakın bir gelecekte Allah (C.C) ellerinizi (yurt ve yuvalarınızı) bazı yabancılar (TÜRKLER)’le dolduracaktır. Onlar aslanlar gibi cesurdurlar. Harblerde düşmandan yüzgeri edip kaçmazlar. İşte bunlar ; daha önce sizin harbettiğiniz kavimlerle harbedecekler ve sizin ganimetlerinizide onlar yiyeceklerdir. (harblerde aldığınız ganimetler bundan böyle onların eline geçecektir) ( et-Taberani)

İstanbul ; onun böbreği ele geçirilinceye kadar feth olunmayacaktır. ya böbreği neresidir diye sorulduğunda o, AMURİYE demiştir ( el-Fiten)

İstanbuldan önce ve İstabnbul ise ROMADAN önce mutlaka fethedilecektir (el- fiten)

Ülkeleri ( düşmana karşı) koruma gücü on kısma ayrıldı : Bunun dokuzu TÜRKLERE ve biri diğer milletlere verildi. Yine böyle, cimrilikte on kısma ayrıldı ; bunun dokuzu iranlılara biride diğer milletlere , cömertlikte on kısma ayrıldı ; dokuzu ehli Sudana biride diğer insanlara , haya da on kısma ayrıldı ; dokuzu kadınlara , biride diğer insanlara , hased ( nifak ) de on kısma ayrıldı ; dokuzu araplara biri diğer milletlere , kibirde  On kısma ayrıldı ; dokuzu rumlara biri diğer milletlere verildi ( et- Taberi)

Ben onların isimlerini , babalarının isimlerini , hatta (harb meydanlarında) binmiş oldukları atların renklerini dahi pekala biliyorum. onlar, o dehşetli günlerde yer yüzünün en hayırlı süvarileri (yani akıncıları) dır

Siyah sancaklılar gelinceye kadar harbler kendi aranızda olacaktır. Daha sonra (hazar) Türkleri baş kaldıracak ve sizler onlarla çarpışacaksınız.Bundan sonra bineklerinizin sırtındaki eyerler henüz kurumadan Mağrip halkı isyan edecektir. ( el-fiten)

Ümmetimden bir kavim hindistana gaza ederler ve oraların fethini Allah onlara nasib eder. o kadar ki hind hükümdarları boyunları demir zincirlerle bağlı (esir) olarak gelirler . İşte Allah onların günahlarını bütünüyle affedecektir ( el-fiten)

Ümmetmden iki askeri birlik vardırki Allah onları cehennem ateşinden mutlaka koruyacaktır. Bu birliklerden biri hindistana gaza eder ve diğeri ise HZ İSA( a.s) ile birlikte olur ( ve ona yardım eder) (et-tac fi ehadis er-rasul)

Allahın ordusu idi. onları Cenab-ı Hak doğu cihetine yerleştirmişti. adını bizzat kendisi TÜRK olarak koymuştu. herhangi bir kavme öfkelendiği zaman , onlardan bu TÜRK olrdusu ile intikam alırdı( el-kaşgari nin bir sözümü yoksa hadismi tam emin değilim)

Yüce Allah”ın HZ ADEM”i yarattığından bu güne kadar , şu sema gölgesinin altında katledilmek suretiyle öldürülenlerin en hayırlıları şunlardır: bunlardan birincisi Habildir. onun kardeşi Kabi melun öldürmüştür… Daha Rumların kanlı harblerinde öldürülenlerdir. bular bedir harbinde öldürülen ( mümin) ler gibidir. Daha (moğol ) Türklerinin öldürdükleridir. bunlar Uhud harbinde ölen (müslüman) lar gibidir ( el- fiten)

Ben bu kan gövdeyi götüren harblere hele bir ulaşabilsem, ondan önceki (harbler) bana hiç gelir ve ondan sonra olacaklara aldırış bile etmem. Zira o kan gövdeyi götüren harb en büyük harbdir ve DECCALİN harbinden daha büyüktür. Zira deccalin ordusu bir milletten oluşur .Bu harbi yapanların ordusu ise birçok milletten oluşur( konusu geçen harb malazgirt savaşıdır ve karşı tarafta 12 kralın toplam 80 sancak altında 12şer bin askeri vardır ki bu 960 bin düşman eder TÜRK ordusu ise 25bin kişidir yani aradaki fark 38.4 kattır hadis el fiten den )

Rumlar A”mak (Antakya) ve Mercidabık”a inmeden önce kıyamet kopmayacaktır. İşte bu sıralarda , onların karşısına şehirdeki bir ordu dikilir ki, bunlar yer yüzünün en hayırlılarıdır. Her iki ordu harbetmek üzere yerlerini aldıklarında Rumlar ;

“Bizimle (Araplar, yani) bizim karılarımızı ve çocuklarımızı esir alanlarla aramızdan çekilinki biz onlarla çarpışalım. Müslüman (askerler) bunu kabul etmezler ve şöyle derler ;

“Sizinle (bu) kardeşlerimizin arasından Allah”a and olsunki asla çekilmeyeceğiz.

Bu sırada harbde başlamış olur. Müslümanların üçte birisi (harbetmeden) mağlup olur. Allah onların hiçbir zaman tevbelerini kabul etmesin. Bu arada müslümanların üçte biride öldürülür, bunlar Allah katında en yüce şehitlerdir. Askerlerin geri kalan üçte biri Rumları yener ve fetihlerine devam ederler, ayrıca bir fitneye de düşmezler. İşte İstanbulu da bunlar (TÜRKLER) fethedecektir. (Ebu Hüreyre Hz.)

Allah katında en ulu şehid şüphesizki denizlerde yapılan harblerde şehit olanlardır. Sonra ise Antakya ve civar kasabalarında (Rumlara karşı) şehit olanlar, daha sonra ise Deccal”a karşı şehit olanlardır ( Abdullah b. amr b. el-Astan)

Kan gövdeyi götüren asıl o büyük harpler başladığında , Şamdan bir ordu çıkar. İşte bunlar Allahın gelmiş geçmiş en hayırlı kullarıdır ( sözü edilen ordu halifenin TÜRKlerden oluşan ordusudur.) (el fiten)

Utbe b. Nafi”den rivayet; Bir gazada Allah ın elçisi Peygamber efendimiz (S.A.S ) ile beraberdik. Hz. PEYGAMBERe batı tarafından ve üzerlerinde yün elbiseler bulunan bir kavim geldi. Onlar kendisine bir tepenin yanında kavuşmuşlardı. Onlar ayakta , Hz. PEYGAMBER (sav)ise oturuyordu. İçimden bir ses bana dediki ; ” Şunların yanına git de onlarla PEYGAMBERİN(sav) arasında dur! Ona bir baskın yapmasınlar!” Sonra (kendi kendime) onlarla bir sır konuşur, dedim ve yanlarına vararak onlarla Hz. PEYGAMBER”in (sav)arasında durdum (ve o konuşmalardan ) dört kelime belledim, bunları elimle de sayarım, (Hz. PEYGAMBER(sav) onlara şöyle diyordu) ;

Sizler ( araplar ) Arap yarımadasına gaza edeceksiniz. Allah onu size fethedecektir. Sonra İran”a gaza edeceksiniz. Allah orasını da size fethedecektir. Sonra sizler ( Osmanlı Türkleri ) bizansla gaza edeceksiniz. Allah orasınıda size fethetdecektir. Sonra yinesiz ( Osmanlı Türkleri ) Deccala gaza edeceksiniz. Allah onuda fethedecektir.” Bunun  Nafş ” ya Cabir! Biz Bizans ( toprakları ) fethedilmedikçe Deccalın çıkacağını zannetmiyoruz dedi”

Amir b. Avr”ın rivayet ettiğine göre ; Hz. PEYGAMBER (S.A.V) şöyle buyurmuşlardır : “Sizler (rumlarla olan) en uzak sınır boylarında (mesela) Bevla da düşmana karşı nöbet tutmadıkça kıyamet kopmayacaktır” ; Ondan sonra Hz. PEYGAMBER

– “Ey Ali! Ey Ali! Ey Ali!” diye seslendi. Hz. Ali,

– “Anam babam sana feda olsun Ey Allah ın elçisi (buyurunuz)” dedi . Bundan sonra Hz. PEYGAMBER(sav) şöyle buyurdu ;

“Sizler Rumlarla mutlaka çarpışırsınız! Ne varki sizden sonra ” İslamın yüz akı” bir ordu ( OSMANLI ) gelir ve Rumlarla, asıl onlar çarpışır. Onlar öyle kimselerdirki ; Allah yolunda olmaktan ve bir kınayanın kınaması ve nede dedikodusundan hiç korkmazlar. İşte onlar tesbih ve tekbir sesleri ile İstanbulu fethederler. Ordanda daha önce hiç bir yerden alamadıkları miktarda öyle çok ganimetler elde ederler. Onlar bu ganimetleri aralarında kalkanları ölçek yaparak taksim ederler.

Kostantiniyye (İstanbul) mutlaka fetholunacaktır Onu fetheden kumandan ne ulu kumandan , onun askerleri ise ah ne iyi askerlerdir.

İstanbul u ; Allahın evliyaları ( dostları ) olan kavimlere Allah nasip edecektir. Artık Allah onlara bir daha ölüm , hastalık , bela ve musibet yüzü göstermeyecektir. ( el-Fiten )

İstanbulu fetheden zatın adı da benimki gibi Muhammed olacaktır ( el-Fiten ) ( Mehmet ismi Muhammed isminin Türkçe yazılışıdır )

Nefsim elinde olan Allah”a yemin ederimki ; yılanın sıkışıp hücresine girdiği gibi , imanda sıkışacak ve sonunda şu iki mescide ( mekke ve Medineye ) çekilecektir… Bu sırada ALLAH ta öfkelenir, kılıncıyla onlara darbe ve mızrağı ile onlara hucum eder. ( Abdullah b. amra ; “Ey Abdullah Allahın kılıncı ve mızrağından maksat nedir? diye soruldu o da : Mümin kullarının kılıncı ve oku olmalıdır!” dedi. Artık bundan sonra Rumların hepsi helak olur. Sonra bunlar (TÜRKLER) Rum ülkelerini alırlar, onların bütün kalelerini ve şehirlerini tekbir ve tehlil sesleri ile ele geçirirler. En sonunda Heraklenin şehrine (İSTANBUL) gelirler ve Halici karşılarında (bir çarşaf gibi ) yayılmış olarak bulurlar. Daha sonra orayı (istanbulu) tekbir ve tehlil getirerek feth ederler. Onlar kükreyen tekbir sesleriyle öyle hucum ederlerki, surların bir tarafı düşer, sonra bir kere daha (ufukları dolduran ) tekbir sesleri ile hucum ederler bu defa surların diğer kısmı düşer. Ne varki surların denize bakan (haliç) kısmı düşmez. Bundan sonra onlar ROMAya yürürler ve orasınıda tekbir sesleri ile elegeçirirler. İstanbuldan öyle çok ganimet alırlarki onlar o gün ganimetleri (altınları) sayarak değil, ölçek , ölçek taksim ederler” (el-Fiten)

“Allah müminlerin (ordusu)na İstanbul ve Romayı tesbih ve tekbir sesleri ile fethini nasip etmedikçe kıyamet kopmayacaktır ( Amr. b Avf)

“Mülk ve bir diğer ifadeye göre hilafet, taki kırmızı benizli , sanki yüzleri örs üstünde döğülmüş , derilerle kılıflı , sağlam kişiler olan (TÜRKLER ) bu ululukta (hilafette) onlara üstünlük sağlayıncaya kadar , mutlaka benim torunlarımın elinde olacaktır. (Bundan sonra hilafet artık TÜRKlere geçmiş olur) (el-Hamevi)

“TÜRK dilini mutlaka öğreniniz. Zira mülk ve saltanat uzun süre onların ellerinde olacaktır” ( el-Kaşgari ,Divan-ı Luğat et-Türk )

“Ümmetimin emirliğine (yani hilafete) en sonunda Kantura Oğulları (TÜRKLER) sahip olacaklardır.”Son olarak;

Çevrenin İnsanlara tesiri hususunda TÜRK ülkelerinden daha kuvvetli tesir eden başka bir ülke duymadık onlar, öyle şeylerdir ki , devletlerini , atlarını , hülasa orda yaşayan her şeyi TÜRKleştirir ve TÜRKE has bir şekle sokarlar ( el cahiz)Alim..

Türkler ; çokluk , cesaret , kahramanlık gibi özellikleri ile diğer milletlerden ayrılırlar. onların yüzleri geniş, burunları yassı bilekleri kalındır. Öfkeli , et yemeye çok düşkünlerdi. Yürümekten bıktıklarını sandığın zaman yeni yürümeye başlamış gibi at koşturduklarını , dağların başlarına tırmandıklarını görürsün. Onlar büyük gayret ve himmet sahibi kimselerdir. Onlardan biri köle olduğu zaman dahi, efendisinin askerlerine kumandan olmakla yetinmez belki efendisinin yerine geçmek ister. Nitekim onların bu özelliklerine işaret eden Hz. Peygamber(sav) ” TÜRKler size dokunmadıkça sizde TÜRKlere dokunmayınız!” buyurmuşlardır… ( el-Kazvini )Alim…

(Araştırma/vit-amin.net)

ALPARSLAN ve ANADOLU…

ALP

26 Ağustos Cuma günü askerlerini toplayan Alparslan atından inerek secdeye vardı ve;
“Ya Rabbi! Seni kendime vekil yapıyor; azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda savaşıyorum. Ya Rabbi! Niyetim halistir; bana yardım et; sözlerimde hilaf varsa beni kahret!” diye dua etti.
Sonra atına binerek askerlerine döndü ve; “Ey askerlerim! Eğer şehid olursam bu beyaz elbise kefenim olsun. O zaman ruhum göklere çıkacaktır. Benden sonra Melikşah’ı tahta çıkarınız ve ona bağlı kalınız. Zaferi kazanırsak istikbal bizimdir.”
Bu sözler orduyu coşturdu. Büyük şevkle ileri atıldılar. Alparslan son derece kurnazca bir harp taktiği planlamıştı.
Hilal şeklinde yaydığı ordusuyla Malazgirt meydanında dövüştü.
Şaşkına dönen Bizans ordusu, hilalin içine düştü. 200.000 kişilik koca ordu perişan oldu. İmparator esir edildi.
Sultan Alparslan savaştan sonra huzuruna getirilen imparatoru, hiç ümid etmediği şekilde affetti.
Bizans imparatorunun harp tazminatı ödemesi, her yıl haraç ve ihtiyac halinde Selçuklu ordusuna asker göndermesi karşılığında barış andlaşması yapıldı.
Fakat Diyojenes, İstanbul’a geri dönerken, Bizas tahtının el değiştirmesi, andlaşmayı geçersiz kıldı.
Sultan Alparslan , Malazgirt zaferinden sonra 1072 senesinde çok sayıda atlı ile Maveraünnehr’e doğru sefere çıktı.
Türkleri bir bayrak altında toplamak istiyordu.
Ordunun başında Buhara’ya yaklaştı. Amuderya nehri üzerinde bulunan Hana kalesini muhasara etti.
Kale komutanı, batıni sapık fırkasına mensup Yusuf el-Harezmi, kalenin fazla dayanamayacağını anladı ve teslim olacağını bildirdi.
Hain Yusuf, Alparslan ’ın huzuruna çıkarıldığı sırada Sultan’a hücum edip, hançer ile yaraladı.
Yusuf’u derhal öldürdüler.
Fakat Sultan Alparslan da aldığı yaralardan kurtulamadı.
Dördüncü günü, 25 Ekim 1072 tarihinde; “Her ne zaman düşman üzerine azmetsem, Allahü tealaya sığınır, O’ndan yardım isterdim. Dün bir tepe üzerine çıktığımda, askerimin çokluğundan, ordumun büyüklüğünden bana, ayağımın altındaki dağ sallanıyor gibi geldi.

“Ben, dünyanın hükümdarıyım. Bana kim galip gelebilir?” diye bir düşünce kalbime geldi.
İşte bunun neticesi olarak, cenab-ı Hak, aciz bir kulu ile beni cezalandırdı.
Kalbimden geçen bu düşünceden ve daha önce işlemiş olduğum hata ve kusurlarımdan dolayı Allahü tealadan af diliyor, tövbe ediyorum. La ilahe illallah Muhammedün resulullah!…” diyerek şehid oldu.

(Araştırma//Vit-amin.net)

TÜRKLER..ORTA ASYA ve izleri…….

orta asya

TURKLER…ORTA ASYA….ve  izleri…….

Orta Asya’dan çıktıktan sonra  Balkanlardan Sibirya’nın en doğusuna kadar yayılan ve hemen hemen dört bin yıllık bir geçmişe sahip olan Türkler, bu kadar geniş coğrafya üzerinde ve bu kadar eskiye uzanan mazi içinde, gerek kurdukları devletler bünyesinde, gerek başka devletlerin tâbiiyetinde, gerekse bağımsız topluluklar halinde, göçebe, yan göçebe ve yerleşik hayat şekillerinin hepsini tecrübe edip, içinde bulundukları şartların getirdiği mecburiyetlere bağlı olarak gerektiğinde savaşıp, her zaman büyük medeniyet ve kültür hamlelerinin öncüsü ve teşvikçisi olmuşlar “Göktürk, Selçuklu ve Osmanlı” devletleri  dünyanın gelmiş geçmiş en büyük imparatorluklarını kurmuşardır..

Çok kullanılan bir söz olan “Viyana’dan Çin Seddi’ne kadar Türkçe konuşularak gidilebilir” cümlesinin bir abartma olmadığı ve yaşanılan tarihî-coğrafî şartlann Avrupa ve Asya kıtaları boyunca bir Türk kuşağı oluşturduğu gerçeğinin sonuçları, XX.yüzyılın sonlarına doğru tekrar gün yüzüne çıkmış bulunuyor.

Türk toplumları yayıldıkları geniş coğrafyada, aynı zaman dilimleri içerisinde, değişik teşkilâtlanmalara girmişler ve çoğu zaman aynı anda birkaç Türk devleti birden var olmuştur. Bunun en son örneği içinde bulunduğumuz yıllardır. Şu anda yeryüzünde Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Azerbaycan, Özbekistan, Türkmenistan, Kazakistan ve Kırgızistan olmak üzere yedi tane bağımsız Türk devleti bulunmaktadır.

Yeryüzündeki Türkleri, yaşadıkları coğrafî bölgelere ve konuştukları lehçelere göre çeşitli gruplara ayırmak mümkündür. Türk topluluklarının coğrafî bölgelere göre bir listesi ana hatlarıyla şöyle çıkarılabilir:

Altay-Sibirya Türkleri: Altay, Baraba, Çulım, Dolgan, Hakas, Karagas, Koybal, Kumandı, Sabir, Sagay, Şor, Telengit, Televüt, Tobol, Tofalar, Tuva, Yakut.

Batı Türkleri: Ahıska, Azerbaycan, Balkanlar (Batı Trakya, Bulgaristan, Romanya, Yugoslavya ), Irak, İran (Afşar, Azeri, Halaç, Hamse, Horasani-Boçagçı, Kaçar, Karacadağ, Karagözlü, Karakoyunlu, Karapapak, Karayi, Kasgay, Şahseven, Türkmen), Kıbrıs-12 Ada, Suriye, Türkiye.

Doğu Avrupa Türkleri: Gagauz, İdil-Ural (Başkurt, Çuvaş, Kazan, Mişer ), Kafkasya (Karaçay-Malkar, Kumuk, Nogay, Stavropol Türkmenleri), Karayim, Kırım (Kırım Tatarları, Belorusya Tatarları, Litvanya Tatarları, Polonya Tatarları, Kvrvmçak).

Başka bir araştırma da ise;

XI. asır içinde Türklerin üç büyük dalga hâlinde, üç istikamette yayıldı:

Birincisi, Gazne hükümdarları emrinde, Kalaç ve diğer Türk boylarının, Hindistan’a yayılmalarıdır. Buraya Müslüman olarak gittiler ve buralara İslâm dini ve medeniyetini de götürdüler.

İkincisi, Oğuz Türklerinin, İran’dan geçerek Anadolu’ya yayılmasıdır. Oğuzlar buraya Müslüman olarak gelmişti. OSMANLI bir OĞUZ boyudur…

Üçüncü  kol;  Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara doğrudur. Peçenek, Bulgar, Kuman ve Avarlar Balkan yarımadasına yerleşti. Avrupa içlerine kadar akarak asırlarca halkı titrettiler. Bunlar Müslümanlığa girmeden buraya gelmişti. Etraflarını saran Hıristiyan devletlerin tazyiki ile kısa zamanda dinlerini, dillerini ve benliklerini unuttular; geleneklerini kaybettiler. Bunlar arasında eriyip yok oldular.

Görülüyor ki, İslâmiyet, Türk devletlerini ve milletlerini, ayakta tutan, yaşatan, büyük ve başlıca kuvvet olmuştur. Macaristan, Güney Almanya, Polonya, Romanya, Sırbistan, Ukrayna ve Gürcistan’da binlerce Türk kabilesi eriyip gitti. Bugün bile buradaki Hıristiyan halk % 50 ilâ % 80 nisbetinde Türk kanı taşır.

İslâmiyet, Türklerin millî benliğini koruyan ve onları dünyaya hâkim kılan başlıca kuvvet olmuştur. Nitekim Müslümanlığa girmeden Avrupa’yı istilâ eden Türkler, millî benliklerini koruyamadı.

Türklerin Müslüman oluşu, İslâmiyete ve Müslümanlara çok fayda sağladığı gibi; kendileri de İslâmiyetten pek istifade etti. Bünyesine uyan kuvvetli bir dinin, bir milleti ayakta tutup istikbale taşıyacak en mühim âmil olduğu inkâr edilemez.

Sultan Alparslan’a izafe edilen şu kadirşinas söz bu hakikati ifade eder: “Biz Türkler temiz Müslümanlarız. Bid’at nedir bilmeyiz. Onun için Allah bizi aziz kıldı”.

V-VIII. asırlarda Batı Göktürk Devleti’ne tâbi olan Peçenekler, Göktürklerin dağılması, 751 yılında Araplarla Çinliler arasındaki Talas savaşında Çinlilerin yenilmesi ve Arapların müttefiki olan Karlukların güçlenmesi üzerine, onların baskısıyla yurtlarını terk eden Uzların tazyiki ile Çu ve Talas havalisinden ayrılarak Emba-yayık kıyılarına gelmiş, Hazar Denizi civarı, Emba-Yayık-İtil boylarında yaşamaya başlamışlardır.

Akdes Nimet, Peçeneklerin IX. asrın ikinci yarısına kadar yaşadıkları İtil ve Yayık boylarındaki yurtları hakkında şu bilgiyi vermiştir: “…İtil ve Yayık boyları Peçeneklerin hayatına uygun olan, sürülerini beslemek için kâfi derecede ot yetiştiren bir sahadır. Burası İtil’in, vaktiyle Saray şehrinin bulunduğu mevkiden başlayarak, Samar Nehri’ne kadar gider; Samar Nehri’nden de Yayık Nehri’nin ortalarına kadar varan, bugünkü Orenburg’a yakın, bol otlu nehir ovalarını -mesela Sakmar, İlek gibi- ihtiva eder. Yalnız sıcak mevsimde Ural Dağları eteklerinin yaylak vazifesi gördüğünü kabul edebiliriz”.

Peçenekler, çeşitli siyasi sebeplerden dolayı 860-889 yılları arasında Don nehrini geçerek, Dinyeper’in batısına kadar Deşt-i Kıpçak sahasını işgal ettiler. Don boylarında Sarat ve Burat’dan aşağı Tuna ve Seret’e kadar olan geniş bir sahaya hükmettiler.

XI. asrın ortalarına kadar Deşt-i Kıpçak’ın hakimi olarak yaşadılar ve güney Rusya bozkırlarında Rus knezleri ile 1036 yılına kadar mücadele ettiler. 1026 ve 1035-36 senelerinde Tuna’yı geçerek Balkanlar’a doğru akınlara başladılar. Bunu sonucunda Bulgaristan, Makedonya ve Trakya’yı tahrip ettiler. Bu arada Bizanslı tarihçi Kedrenos (XI. asır), Peçeneklerin, Dinyeper Nehri’nden Pannonia (Batı Macaristan)’ya kadar Tuna’nın kuzey sahasını işgal ettiğini kaydetmiştir.

29 Nisan 1091 yılında Bizans’la Meriç Nehri kenarında Lebunium (Omurbey mevkii)’da yaptıkları ve hezimetle neticelenen savaşla siyasi varlıklarını kaybeden Peçenekler, Rus, Bizans ve Macarlarla yaptıkları mücadeleler neticesinde Doğu Avrupa tarih ve coğrafyasında, her ne kadar tam bir devlet kuramamışlarsa da mühim izler bırakarak tarih sahnesinden silinmişlerdir.

Türkistan Türkleri: Afganistan, Doğu Türkistan (Kazak, Kırgız, Salar, Sarı Uygur, Uygur), Karakalpak, Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen.Bir araştırmaya göre de;

Türk Dünyası, Şamanist gelenekleri kısmen de olsa yaşatmaya devam eden Yakutlar ve Altaylılar’ın bir bölümü ile Hristiyanlığı kabul etmiş olan Gagauz’lar ve Musevi olan Karayımlar gibi küçük gruplar hariç, hemen hemen tamamıyla İslâm dinini kabul etmiş durumdadır.

Türk’ün doğumuna her evlilikte bir ana birde baba olduğu gibi sebep olan iki ana ırk vardır: Biri Ural dağlarını yurt edinmiş “Alpinler”, diğeri ise henüz Amerika’ya göç etmemiş olan “Doğu Asyalı Kızılderililer”… Alpinler kestane renk saçlı, düz yeşil gözlü, yuvarlak başlı (brakisefal), Kızılderililer ise bakır tenli, hafif çekik gözlü, mezosefal (orta) başlı, siyah saçlı ve kara gözlü özellik taşırlar. M.Ö. 9000’le 7000 arasında, Cilalı Taş (Neolitik) Çağının bitişiyle tunç devrinin başladığı sıralarda, Alpinlerin bir kolu güney doğuya (Hazar-Aral Göllerine) doğru göç ederler. O tarihte Doğu Asyalı Kızılderililerin çoğu Bering Boğazı yoluyla Amerika’ya geçmişti; geri kalanlardan ufak bir boy batıya doğru göçer ve Aral gölü civarına yerleşmiş olan Alpinlerle “evlenirler” (yani karışırlar). Doğan yeni nesil (tabi asırlarca aralarında evlenip genetik istikrara kavuşunca), Alpinlerden de Kızılderililerden de farklı yeni bir soy olarak ortaya çıkarlar. Bunlara “İLK TÜRKLER” diyoruz. Bunlar buğday tenli, kestane renk saçlı, belli belirsiz çekik ve ela gözlü, yuvarlak başlı (brakisefal) yapıdaydılar. Yani Kızılderili özelliklerini az Alpin genlerini daha çok taşıyorlardı. M.Ö. 6000-4000 yılları arasında bu ilk Türkler Mezopotamya’ya (Subarlar, Sümerler, Elamlılar), Hindistan’a (Mohencadaro-Hareppa), M.Ö. 3000’lerde Anadolu’ya (Hatti’ler ,Luwi’lerin bir kısmı ve daha sonrakiTurska/Etrüsk’ler, Ulmek’ler) göçtüler.

“İlk Türkler”le “Ön Türkler” de M.Ö. binli yıllarda karşılaşacak ve birbirleriyle karışacak, bildiğimiz “Türkler” olarak tarih sahnesine çıkacaklardır: Türkistan’da Sakalar, daha doğuda Gök-Türkler, Uygurlar… vb.

Bu “Yeni Türkler”e, doğudan batıya doğru bakıldığında, hafif farklar göze çarpıyor: Aral gölünün kuzeydoğu ve güneydoğu coğrafyasında yaşayanların göz çekikliği, batıda kalanlara kıyasla da daha belirgin, tenler, saçlar ve gözler daha koyuca; Avrasya ve Anadolu’dakiler ise daha açık renkli ve düz gözlü olanları daha fazla.
Türklerin genetik özelliğinde, ecdattan biri olan Kızılderililerden miras hafif göz çekikliği de ilave edilince bu göz çekikliği biraz daha belirgin olmuştur (tenin ve göz-saç renklerinin biraz daha koyulaşması da aynı sebepten). Şunu hemen belirtmeli ki bu “normdan kayış” , sadece “yabancı evliliği” yapan ailelerde kalmamış, daha sonraki nesillerde , “toplumların genetik havuzu” dolayısıyla bütün Orta Asya Türklerinin tiplerine yansımıştır.

Aksi yönde buna benzer bir değişim Batı (Avrasya, Anadolu ve Balkan) Türklerinde de oluşmuştur. O coğrafyada şu ırklar yaşıyordu: Avrasya’da Kuzeyli Nordic) ve Slavic; Anadolu’da ise Akdeniz (Mediterranean Aryan ve Semitic), İlk Türk (“Hatti” ve Kuzeyli “Aryen Hitit”) soylarıdır. M.S. 1000’lerde Oğuz Selçuk Türkleri Anadolu’ya girdiklerinde nüfusça çokça azalmış olan yerli halk harplerle daha da kırılmış, gerisi (Rum, Ermeni ve dağlık Kürt toplumları olarak) Türklerle pek karışmadan kimliklerini sürdürmüşlerdir. Gene de bazı kız almalar ve evlenmeler olmuştur bu da doğudaki gibi yüzde 15-20 oranlarında kalmıştır.

Bu karışmaların hiçbirinin çekik göz özelliği yoktu, onun içinde batı Türklerinin genleri de mevcut olan “göz çekikliği”, doğu kardeşlerin ki gibi takviye görememiş, belirgin bir hal almamıştır. Bilakis “düz gözlülerin” genleri, Türklerin Alpin ecdatlarından miras düz gözlülüğü takviye etmiş, ortaya çıkarmıştır. Buna rağmen 1940’larda Anadolu Halkı üzerinde yapılanan trometrik ölçümler, Batı Türklerinin yüzde 52’sinin hala hafif göz çekikliği özelliğini koruduğunu ortaya çıkarmıştır. Yörüklerde bu Orta Asya’dakilere benzer derecede belirgindir. Bugün “Kürt” dediklerimizin yüzde 70’den fazlası, Çaldıran Savaş’ından sonra dağlara sığınan Türkmenlerin, az sayıdaki dağlı Kürtlerle karışanların çocuklarıdır (ne yazık ki kendilerini “Kürt” sanır ve Kürtçe konuşurlar).

Tarihini iyi okumayan bir  MİLLET in kaderi tarih sahnesinden silinmektir….(ALLAH Korusun)

(Derleyen/vit-amin.net)

HÜMA KUŞU…DEVLET kuşu….

hüma
Huma kuşu yükseklerden seslenir
Yar koynunda bir çift suna beslenir….

Hüma Kuşu  Kaf dağında   hep havada yaşarmış. Hatta havada yumurtlar yavrusu da yumurta yere düşmeden  içinden çıkarak uçmaya başlarmış. Bu yüzden bu kuşun ayaklarının olmadığı söylenir. Kemik ve leş yiyerek beslenir, hiçbir yaratığı incitmezmiş. Bu kuşun dirisi asla ele geçirilemezmiş. Hüma kuşu için, “kuşların en şereflisi” denir. Yeryüzünden ve insanlardan uzak durur.Çin ve Hindistan mitelojisinde önemli bir yere sahip, efsanevi bir kuştur. Eski Türk edebiyatında da sıkça adından söz edilir. Diğer isimleri: devlet kuşu, talih kuşu, cennet kuşudur. Osmanlı Padişahları tarafından simge olarak kullanılmıştır. “Devlet kuşu” deyiminin karşılığıdır. Padişah’a ait anlamına gelen “hümayun ” sözcüğünde de yer alır.

Uçarken gölgesi kimin başına düşerse, o kişinin , “ya başına devlet kuşu konarak padişah olacağına ya da büyük bir servete kavuşacağına “inanılır.

Devlet kuşu anlamındaki Farsça Hüma kelimesi efsanevi Hüma kuşu anlamının yanında ‘saadet, kutluluk’ anlamlarına da gelmektedir. Arapça’sı bulah olan Hüma, tayru’d-devle, devlet kuşu, talih kuşu, cennet kuşu olarak da anılır .

Doğu mitolojilerinde ve divan şiirinde üstün özellikleriyle yer alan bu efsanevi kuş bazı Türk lehçelerinde kumay, Anadolu Türkçesi’nde Hüma/Huma şeklinde söylenen Farsça Hüma/Hümay adındaki mitolojik kuştur. Eski Türk inancındaki dişi tanrı Umay’la benzerlikleri üzerinde de durulan Hüma’nın yaşadığı mekân aklın alamayacağı, gözün göremeyeceği kadar yükseklerde ve sınırsız bir genişlikte tasavvur edilmiştir.

Ulaşamayacağı bir yer bulunmadığına inanılan Hüma bu özellikleriyle Türk ve İran mitolojilerinde kuşların en asili sayılmış ve ayrıca devlet kuşu olarak kabul edilmiştir. Hüma’nın bu özellikleri başta Roma olmak üzere değişik kültürlerdeki güç ve kuvvet sembolü olan avcı kuşlarla benzerlik göstermektedir..
Hüma’ya İslam disiplini içindeki Arap ve Türk ülkelerinde inanılmaktadır ..Peygamberin hadislerinde ve İslami edebiyatta da geçen Hümay veya Türkçe Hüma kuşu, bir ‘cennet kuşu’dur..
Daima gökyüzünde yaşayan Hüma yere bazen 40 arşın yaklaşır ve o zaman gölgesi kimin üzerine düşerse yahut kimin başına konar veya kimin üzerini kirletirse o kişi ya hükümdar ya da çok zengin olur… Türklerdeki Hüma kuşu, peygamberin hadislerinde cennet kuşu olarak bildirilen kuştur. Bu kuş cennette oturur, zaman zaman yedi kat göğe çıkıp Tanrı’ya gidip gelirmiş.

Bundan başka, Müslümanlıkta Tanrı’nın mekânsız olduğunu göstermek için, Hüma kuşu örnek verilir  Tasavvufta ise Hüma daha ziyade dervişin muhtaç olduğu himmeti temsil eder..Dervişe büyük bir himmet gelecektir…
Bu yüzden ona devlet kuşu da denir. ‘Hümayun’ ve ‘devlet kuşu’ deyimlerinin bu inanıştan kaynaklandığı öne sürülür.Türk ve tasavvuf edebiyatında Hüma kuşu erişilemeyecek yüksekliklerin, aynı zamanda güzelliğin de sembolüdür.Edebiyatımızda refah, kudret ve mutluluğa giden bir baht açıklığının sembolü olarak anılır.

Hüma kuşu çoğu kez cennet kuşu olarak da adlandırılan  görünmeyecek şekilde çok yükseklerde dinlenmeksizin sürekli uçan  asla yere değmeyen -bazı kaynaklarda ayakları olmadığı da nakledilir- efsanevi kuş.  Arapçası Bulah olup bazı kaynaklarda Arapça’daki ruh anlamına gelen Hu ve su anlamındaki ma kelimelerinden oluştuğu savunulmuştur.Kaynaklarda Tengricilik inancındaki Tanrı Umay ile benzerliği belirtilen Hüma, bazı Türk lehçelerinde Kumay veya Umay kuşu adı ile Başına konduğu kimseye mutluluk getirdiğine inanılması sebebi ile talih kuşu veya devlet kuşu olarak da isimlendirilirOsmanlı tarihinde bilinen “Hümayun” teriminin, “Umay (Humay) adıyla İlgili olduğu düşünülür. Hakimiyetin göklerden geldiğine, Tanrı vergisi oluğuna dair eski mitolojik inancın izleri, halk arasında “Hüma” yani devlet kuşuyla ilgili dolaşan söylentilerde korunmuştur. Çok yaygın olan bir inanışa göre de “Devlet Kuşu” veya “Şahlık Kuşu” denilen “Hüma” kuşunun gölgesinin bir insanın başı üzerine düşmesi, o insanın dünyada çok bahtiyar biri olacağının, taç giyeceğinin ve hakimiyete ulaşacağının işareti sayılırdı. Bu inanç Azerbaycan hikâye ve efsanelerinde, “Devlet Kuşu”nun uçurulması ve omzuna oturduğu insanın padişah seçileceği şeklinde yaşamaktadır. O bahtiyarlık ve mutluluk sembolüne dönüşmüştür..

Cennete yaşaması, çok yükseklerde uçup yedi kat göğün üzerindeki felekler ve burçlar arasında dolaşması ve hatta Tanrı’ya kadar gidip gelen bir kuş olması sebebi ile Türk halk edebiyatında da Hüma  erişilemeyecek yüksekliklerin bir sembolüdür.Bazı ortak özellikleri dolayısıyla da Feniks, Garuda, Simurg ve Kaknüs gibi diğer efsanevî kuşlarla karıştırılan Hüma, Divan şiirinde mitolojik kuşlar içinde özellikleri nedeniyle en çok sözü edilendir.

Devlet kuşu, şans ve talih anlamlarına gelen  başına devlet kuşu konmak demek ise bir anda büyük bir şans yakalamak demektir. Kuş her zaman kısmet ve talih anlamlarına gelir. Ummadığı, beklemediği bir nimete ya da varlığa kavuşmak…..

“Nasıl aldı bu köşkü .. Başına devlet kuşu mu kondu” Ne dersin…

Zülf-i siyahı sâye-i perr-i Hümâ imiş
İklîm-i hüsne anun içün pâdişâ imiş.
Baki

(/Araştırma//Vit-amin.net)