Kategori arşivi: İSLAM-TARİH-KÜLTÜR

Fetih….

İstanbul’un Fethi

Dünya tarihine yön veren fetihlerden biri olan İstanbul’un Fethi, 2 bin yıllık Roma İmparatorluğu’na son vermekle kalmamış; bölgesel bir güç olan Osmanlı Devleti’ni dünya siyaset sahnesine yön veren bir imparatorluk haline getirmişti. Mütevazi Osmanlı bu fetihle anıtsal Osmanlı’ya adım atmış; Osmanlı’nın siyasetinden devlet törenlerine; mimarisinden yazısına; edebiyatından sanatına; ordusundan saray geleneklerine her şeyi komple değişmişti.

Fetihten önce ve fetihten sonra Osmanlı

Fetihten önce Osmanlı, bölgesinde sadece önemli bir devletti. Hepsi bu. Ama fetihten sonra dünyaya yön veren bir imparatorluk oldu. Osmanlı’nın gözlerinin bir anda Avrupa içlerine, Ortadoğu’ya, Kuzey Afrika’ya dikilmesi bu yüzdendi.

Fetihten önce Osmanlı’nın camileri birkaç kubbeden oluşan, küçük, sevimli bir mimariye sahiptiler. Fetihten sonra merkezi kubbeli ve anıtsal olarak inşa edildiler. Fatih’i, Süleymaniye’si, Selimiye’si hep bu yüzdendi.

Devlet törenleri ve protokolleri sıradan denebilecek kadar sade ve gösterişsizken görkem ve şaşayla doldu fetih sonrası.

Ve Osmanlı, fetihten sonra her şeyin en görkemlisini, zirvesini aramaya başladı. Küçük olsun bizim olsun değildi, büyük olsun dünya görsündü. Mimarlıkta zirve olan Mimar Sinan’ı, seyyahlıkta zirve olan Evliya Çelebi’yi, Baki’yi, Katip Çelebi’yi bunun için  yetiştirdi.

İstanbul’un fethini anlamak

Osmanlı’da yarattığı etki muazzam olan İstanbul’un Fethi’ni anlamak hem Osmanlıyı hem de İstanbul’u anlamak açısından önemli. Hatta şart!

Peki, ortalama bir tarih ve kültür meraklısı ortalıkta fethe dair yazılmış yüzlerce kitap ve binlerce makale varken nasıl bir seçim yapacak. Üstelik fetih, sadece okumayla da anlaşılabilecek bir şey değil.

İstanbulun  manevi fethine  tekrar tanık olmak….

Sevgiyle!…

Eczacı Filiz Ç.TG.Hoca Hanım

Aziz Mahmud Hüdai Hz.

kitap-okumak

Azizi Mahmud Hüdâî Hazretlerinin  Bursa’da kadı iken baktığı bir dava ile başlar..

Bir kadın gelerek kocasının ” Hacca gitmezse seni boşarım” dediğini. Ancak Hacca gitmesine zaman ve imkan ve olmadığı halde hacca gittiğini söylediği anlatır ve kocasından şikayetçi olduğunu belirtir.

Hüdâî Hazretleri şikayet edilen kocayı mahkemeye çağırır. Olayı anlatmasını ister. Adam istemeye istemeye olayı anlatır.

Yıllarca içinin Hac ile yandığını ama fakirlikten gidemediğini söyler. Hacca birkaç gün kala, Üftâde Hazretlerine gittiğini, onun da kendisini Eskici Mehmet Dede’ye gönderdiğini söyler. Mehmet Dede’nin kerameti ile arife günü hacca gittiklerini, bütün görevlerini yaptıktan sonrada 6 gün gibi kısa bir sürede döndüklerini anlatır.

Ancak anlatılanlar ikna edici değildir. Kadı delil ister. Bursalı hacılarla görüştüğünü onlara emanet verdiğini belirtir. Mahkeme Bursalı Hacılar gelene kadar ileri tarihe ertelenir. Beş altı ay sonra, Bursalı hacılar döndüğünde mahkeme yeniden kurulur. Adamın anlattıkları doğrudur. Adam hacca gitmiştir. Mahkeme adamı haklı bularak davayı kapatır. Yalnız asıl dava şimdi Hüdâî Hazretleri için başlar.

Hacca giden adamın peşine düşer. Kendisini Hacca götüren adamı sorar. “Eskici Mehmet Dede” cevabını alınca, doğru yanına gider. Eskici Mehmet Dede onu yokluk kapısı Üftâde Hazretlerinin yanına gönderir.

Üzerinde kadılık kaftanı atı ile mağrur şekilde Üftâde Hazretlerinin makamına çıkar. Üftâde Hazretleri bahçede çalışmaktadır.: )))“Ben Bursa kadısıyım. Üftâde ile görüşmek istiyorum” der. Bahçede çalışan Üftâde Hazretleri:))) “Ne yapacaksın onu” diye sorar. Hüdâî hazretleri; “Onunla görüşmek istiyorum” der.

Bunun üzerine Üftâde Hazretleri;))) “Üftâde benim, ey Kadı Efendi! Herhalde yanlış yere geldiniz. Burası yokluk kapısıdır ve biz bu kapının kuluyuz. Buraya girerken  kürkü ve atı dışarda bırakacaksın…Halbuki sen varlık sahibisin. Bu halde ikimizin bir araya gelmesi mümkün mü? Senin ilmin, malın, mülkün, şanın ve mamur bir dünyan var. Bizim gibi kulların Allah’tan başka kimsesi yoktur” der.

Büyük umutla ne yapması gerektiğini sorar. Üftâde Hazretleri: )))”Bize talebe olacaksan kadılıktan istifa edip, üzerindeki kadılık elbisesi ile Bursa sokaklarında ciğer satacaksın” der.
Malı, mülkü, makamı elinin tersi ile iter ve Bursa sokaklarında ” Ciğercii!..” diye ciğer satarak hocasına mürit olur…Ve seyri süluğunu tamamladıktan sonra hocası tarafından  İstanbul a gönderilir..Ve gönderilirken de Hocası ona şöyle bir duada bulunur..

((((:Ey AZİZ Oğlum..Gün gele padişahlar abdest suyunu dökeler..Sultan annelerde havlunu tuta ve padişah atından inip seni atına bindirsin atının da yanında yürüyeler….demiş ve göndermiş..

Ve bir gün ..

Padişah 3.Ahmed  ruyasında kafirlerle güreş yaptığını ve kafirin kendisinin sırtını yere getirip yendiğini görür..Acep bunun tabiri ne ola ki der ve bütün rüya tabircilerine sorarlar..Hiç biri ruyayı tabir edemez..Daha doğrusu  tabir etmekten istemezler.. Aziz Mahmut Hüdayi Hz.ininde ruya tabir ettiği öğrenilince ona sorulur..

Mübarek…((:Padişahım merak eylemeye…Sırt insanın en kuvvetli yeridir..Yer de yeryüzünün en kuvvetli yeridir..Dolayısıyla siz daha çok kuvvetlenmişsiniz..Kuvvetiniz iki kat artmış..Düşmanlarınıza galabe çalacaksınız” der…Ve Padişahı sevindirir..Padişah  gerçekten düşmanlarıla yaptığı savaşta galip gelir..

Aziz Mahmut Hüdayi Hz. e mürit olur.Ve bir gün…Sultan Ahmet Han’la sarayda sohbet ediyordu. Bir ara abdest tazelemek istedi. İbrik ve leğen getirdiler. Padişah hocasına hürmeten ibriği eline aldı ve abdest suyunu döktü. Sultan Ahmet Han’ın annesi de arkasında havluyu hazırlamıştı.

Valide Sultan kalbinden(((:”Aziz Mahmud Hüdâî’nin bir kerametini görseydim” diye geçirmişti. Bunun üzerine Mahmud Hüdâî, Valide Sultan’ın gönlünden geçenleri anlayarak (((:”Hayret! Bazıları bizim kerametimizi görmek isterler, padişahın elimize su döküp, muhterem validelerinin havlu hazırlamasından daha büyük keramet mi olur?” buyurdu.

Yine bir gün de çarşıya çıkmıştı ki Padişah Hz. lerini  şehri temaşa ederken  görüp selamlaştılar..Onu gören Padişah 3.Ahmed hemen atından indi ve Aziz Mahmut Hüdayiyi atına bindirmek istedi..Mübarek önce binmek istemesede sonrasında bindi ve bir süre o atta padişah yanında  yürüdüler …(((:Ben Padişahımın atına binip onu yürütmek istemezdim amma hocamın duası yerine gelsin diye kabul ettim…Der ve yine  Padişahı saygıyla atına bindirir…Vesselam..

Hoca Duası…

Hocamın Duası bizlere de nasip ola!…

Hüseyin Hocama Tabiiyim!..

Sevgiyle!…

Eczacı Filiz Ç.TG. Hoca Hanım

SÜLEYMAN ŞAH FIRAT….

ARMAa

Suriye’nin Halep ilinin Karakozak Köyü sınırları içerisinde bulunan ve Türkiye’nin kendi sınırları dışında sahip olduğu ekslav statüsündeki tek toprak parçasıdır.

Türbe’de Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu ve ilk padişahı Osman Gazi’nin dedesi ve Ertuğrul Gazi’nin (babası Süleyman Şah’ın ve iki askerinin naaşları bulunmaktadır.)…. Denilsede…

Milli Eğitim Bakanlığının Sayfasında…Ertuğrul Gazi; Oğuzların Bozok kolunun Kayı boyuna mensuptur. Babası Gündüzalp, annesi Hayme Ana’dır. Eşi Halime Hatun’dur. Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan Osman Bey’in babasıdır. Ertuğrul Gazi’nin diğer oğulları Saru Batu Savcı Bey ve Gündüz Bey’dir. Ertuğrul Gazi’nin kardeşleri ise Sungur Tekin, Gündoğdu ve Dündar’dır. IX.asırda Ertuğrul Gazi’nin ataları, yaklaşık 50 bin veya 70 bin hane olmak üzere diğer Oğuz boyları ile beraber Moğol istilasının da etkisiyle Buhara ve Semerkant (Özbekistan) üzerinden Ceyhun nehrini (Amuderya’yı) geçerek Horasan (Türkmenistan) bölgesinin Merv /Mohan şehrine yerleştiler. XI.asrın 2.yarısında Selçuklular’la beraber Azerbaycan üzerinden Doğu Anadolu’ya Van Gölü’nün batısında yer alan Ahlat’a ulaştılar….

Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Alp Arslan’ın Malazgirt Zaferi’nden sonra yeni vatan edinmek maksadıyla batıya yönelen Oğuz boyları arasında Süleyman Şah önderliğindeki Kayı Boyu da bulunmaktaydı. Süleyman Şah, yeni yurt aramak üzere çıktığı bu yolculukta Halep yakınlarındaki Caber Kalesi’ne gelir ve Fırat Nehri boylarına yerleşir. Buradan tekrar yeni yurt aramak üzere yola çıkar, ancak 1227 yılında Fırat Nehri’nin karşı kıyısına geçmeye çalışırken muhafızları ile birlikte Fırat sularında boğulur. Süleyman Şah’ın naaşı ve iki askeri Caber Kalesi eteklerine bir kümbete defnedilir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde imparatorluk sınırları içerisinde olan mezarın bulunduğu yere bir türbe yapılarak buraya “Türk Mezarı” adı verilir. Türbe ve Caber Kalesi, Osmanlı İmparatorluğu yıkılınca Fransız Suriye Mandası sınırları içerisinde kalmıştır. 20 Ekim 1921 tarihinde Türkiye ile Fransa hükûmetleri arasında imzalanan Ankara Antlaşması’nın 9. maddesi ve 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması’nın 3. maddesi gereğince Caber Kalesi ve türbe müştemilâtı ile berâber Türkiye Cumhuriyeti toprağı olarak kabul edilmiş ve Türkiye’ye burada muhâfız bulundurma ve bayrağını çekme hakkı tanınmıştır. Ankara Hükûmeti ile Fransa’nın 20 Ekim 1921’de imzaladıkları ve Caber Kalesi ile türbenin Türk toprağı olmasını öngören Ankara Anlaşması’nın görüşmeleri devam ederken son Halife II. Abdülmecid, TBMM’ne gönderdiği bir mektupta kendisinin ve Osmanlı Hanedanı’nın “atası” olan Süleyman Şah’ın mezarı konusunda Meclis’in gösterdiği alâkaya teşekkür etmiştir.Suriye hükûmeti, Fırat Nehri üzerinde 1968 tarihinde başlattığı Tabka Barajı’nın 1973 yılında tamamlanacağını ve barajın su toplamaya başlamasıyla Caber Kalesi ve Süleyman Şah’ın türbesinin tamamen sular altında kalacağını ileri sürerek Türk Hükûmeti’nden türbenin yerini değiştirmesini ya da türbenin Türkiye’ye naklini talep eden bir nota gönderdi. Türkiye de buna karşılık Suriye’ye bir nota verdi ve Keban Barajı’nın kapaklarını kapatarak Fırat Nehri üzerinden Suriye’ye su akışını engelledi. Karşılıklı bu restleşmenin ardından Türkiye bölgeye Devlet Su İşleri’nde (DSİ) görevli uzmanlar ve mimarlar gönderdi ve türbenin nereye taşınabileceğinin tespit edilmesini istedi. Ankara ve Şam hükûmetleri arasında uzun süren müzakerelerin ardından bir anlaşma imzalandı. Anlaşmaya göre;
Türbe, müştemilatı ile birlikte Halep–Hasseki yolu üzerinde bulunan Karakozak köyü yakınındaki yeni yerine nakledilecek,
Barajın kenarında türbenin bu günkü konumuna en yakın yerde mermerden bir kitabe dikilecek,
Türbenin bugünkü yerini tespit etmek maksadıyla göl üstüne bir şamandıra konacaktır.

1973 yılında türbe ve karakol, Halep’e 123, Şanlıurfa’ya 92 km uzaklıktaki Fırat’ın doğu kıyısındaki Karakozak köyündeki 10.096 m²’lik yeni yerine taşınmıştır. Bilinenin aksine günümüzde Türbe Caber Kalesi’nde değil, Halep’in Karakozak köyü yakınındaki yeni yerindedir.

1995 yılında, Suriye Hükûmeti bu kez de Fırat Nehri’nin daha üst kotlarında inşasına başladığı Teşrin Barajı sebebiyle Karakozak bölgesindeki Süleyman Şah Türbesi’nin bölge dışında başka bir alana ya da Türkiye’ye taşınması hususunu yeniden gündeme getirdi. Bunun üzerine Türkiye ile Suriye arasında yapılan görüşmeler sonucunda türbenin mevcut yerinin baraj gölünün olumsuz tesirlerinden korunması için tahkim edilmesine karar verildi. 2001 yılında Fırat Nehri üzerindeki Teşrin Barajı’nın tamamlanması nedeniyle türbenin taşınması bir kez daha gündeme geldi. Suriye tarafı bu defa türbenin şimdiki yerinden de kaldırılarak gösterecekleri ve Türk tarafının da kabul edeceği bir yere taşınmasını istedi. Ancak 57. Türkiye Hükûmeti’nin girişimleriyle proje, türbenin mevcut yerinin korunması yönünde değiştirildi.23 Ocak 2003 tarihinde Ankara’da “Süleymanşah Türbesi Tahkimat Projesinin Uygulanmasına İlişkin Ana Tutanak” imzalandı.Bu çerçevede 10 dönüm’lük türbe arazisi sınırları tahkim edilmiş, türbe binasının içi ve dışı onarılmış, karakol binası da yeniden inşa edilmiş ve Süleyman Şah Türbesi yeniden ziyarete açılmıştır.

Günümüzde türbe, Türkiye Cumhuriyeti 20. Zırhlı Tugayı 3. Hudut Alay Komutanlığı 2. Hudut Taburuna bağlı 25 asker tarafından korunmaktadır.isede TARİH 2015 ve 21-220Ocak bu mubarek türbe güvenlik gerekçesiyle başarılı bir operasyonla tekrar taşınarak güvenceye alınmıştır..

Kimlği konusunda birtakım tereddütler olsada  kutalmış oğlu Süleyman Şah ta bizim ATAmız…Osman gazi nin dedesi Gündüzalp de bizim atamızdır..Birbirlerinden    önem ve mahiyet olarak bir fark olmamakla beraber…Doğru tespit kaynaklar açısından önem taşır…

Selam olsun CEDDİMİZE…

Sevgiyle!..

Eczacı Filiz Ç.TG.Hoca Hanım

(/Araştırma//Vit-amin.net/)

Kainatın SULTANI tarafından görevlendiriliş…

yaa M

Topkapı sarayımızın Has odasında bulunan kutsal emanetlere sanıldığı   kadar kolay olmayan …..şimdilerde düşlerde bile görülmeyecek bir mücadele ve özverinin  sonucunda sahip olunulmuş bir mubarek düş desek…..

Kutsal Hazineler…… Yavuz Sultan Selim in düşlerinden yansıyan bir mubarek düş  gibi Mubarek bir Emanettir…

Meşhur tarihçi ve şeyhülislam Hoca Sadüddın Efendi, babası Hasan Can ‘ın şöyle anlattığını naklediyor:

“Sultan Selım Han’ın adetleri idi ki çoğu geceleri kitap okumakla meşgulolup erken uyumazlardı. Zaman zaman bana okuturlar ve kendileri de dinlerlerdi. Bazen de dünya düzeni ile alakalı hususlardan söz ederlerdi. Bir gece uyku bastırmış, sağlığım da bozuk olunca yatağıma varıp uykuya dalmışım. Sabaha kadar uyumuşum. Birkaç gecedir uykusuz olduğum için gaflet basmış; güneş henüz doğmak üzere iken uyanarak acele ile kalkıp namazımı kılıp, hemen padişah hazretlerinin hizmetine koştum. Padişah:

“Bu gece görünmedin ne yapıyordun?” diye sordular. Birkaç gecedir uyumadığım için bu gece gaflet basıp hizmetten uzak kaldım, diye cevap vererek özür diledim.

Buyurdular ki: “Peki şimdi anlat bakalım ne rüya gördün?” diye sordular. Anlatacak bir rüya görmediğimi söyledim. Sultan hazretleri biraz kızgın bir sesle: “Bu nasıl sözdür? Nasıl olur da bir geceyi tamamıyla uyku ile geçirirsin ve de bir rüya görmemiş olursun! Herhalde görmüşsündür de anlatmıyorsun. Söyle gizleme.” dedi. Ben yine utanarak bir şey görmediğimi söyleyince mübarek başlarını eğip: “Tuhaf.” buyurdular.

Bana çok garip geldi, acaba tekrar tekrar bu soruyu niçin soruyordu? Hayretim giderek artıyordu. Huzurdan çıkıp telaşlı telaşiı giderken hazinedar ağaya rast geldim. Hazinedarbaşı Mehmed Ağa ki onunla aramızda kardeşlik bağı vardı. Kapıağası Hasan Ağa ile oturup konuşuyorlardı. Benim telaşımın sebebini öğrenmişti. Hasan Ağa gayet takva sahibi birisi idi. Namazında dikkatli ve ibadetine düşkündü. Fakat onu ağlarken gördüm, hemen kendisine yaklaşıp:

“Niçin böyle ağlarsın, bu halin nedir?” diye sordum. O da bana: “Bir şey yoktur.” dedi fakat hazinedar ağa söze karışıp” Hasan kardeş bu gece bir rüya görmüş.” dedi. Hemen o anda aklım başıma geldi ki padişah bana, bir rüya gördün mü diye ısrarla sordu, herhalde padişahın bu kadar ısrar etmelerinin sebebi boşuna değil. Hasan Ağa’ya:

“Hemen anlatın!” dedim. Ağayı zorladık ki anlatsın. Ağa ise anlatmaktan çekinip utandı ve: “Benim gibi yüzü kara bir günahkarın ne rüyası ola ki padişah katında söylensin. Kerem edip, ne olur bu teklifi bana yapmayın.” dedi.

Biz ise mutlaka anlatmasını istiyorduk. Ağa da sürekli kaçıyor ve anlatmak istemiyordu. Sonunda Mehmed Ağa: “Niçin söylemezsin ki bize, anlattığın zaman sana bir zarar mı gelecek, gizlenmesi mi icap ediyor, yoksa gizlenmesi senin için iyi mi olur?” deyince Hasan Ağa gözlerini açıp, çaresiz anlatmaya başladı:

“Bu gece gördüm ki bu eşiğinde oturduğumuz kapıyı hızlı hızlı çaldılar. Ne haber var acaba diyerek kapıya vardım. Gördüm ki kapı biraz aralanmış, o kadar ki dışarısı görülebiliyor. Ama insan sığmaz idi. Baktım gördüm ki kapının dışı nur yüzlü, uzunca, Arap simasında dört nur yüzlü kimse gördüm. Ellerinde birer sancak vardı. Kapıyı çalanın elinde padişahımızın ak sancağı vardı. Bana dedi ki, bilir misin biz niye geldik? Ben de buyurun dedim. Dedi ki, bu gördüğün kişiler Resulullah’ın ashabıdır. ‘ın selamı ve duaları onun üzerine olsun, bizi Resullullah Hazretleri gönderdi. Selim Han’a selam etti ve buyurdu ki:

Kalkıp gelsin, Haremeyn hizmeti ona ve onun nesline verildi, kalkıp gelsin. Bu gördüğün dört zat ki, bu Sıddık-ı A’zam, bu Ömerü’I-Faruk, bu Osman-ı Zinnureyn’dir. Ben de Ali Bin Ebı Talib’im. Var Selim Han’a söyle.” dedi.

Sonra gözümün önünden kayboldular. Bende çok büyük bir harikuladelik hasıl oldu, kan ve ter basıp sabaha kadar öyle baygın yatıp kalmışım. Daha sonra kalktığımda bu rüyanın tesirinden kurtulamadım. Ağa bunları hem anlatıp hem de ağlıyordu.

Ben bundan sonra işimi bitirip padişahın huzuruna gittim. Padişah tekrar dedi ki: “Senin bu gece sabaha kadar uyuyup da bir şey görmeyişin var ya, çok acayiptir. Söyle bakalım gerçekten sadece yatıp uyudun mu?” deyince dedim ki:

“Padişahım, o rüyayı bu Hasan kulunuz görmedi ise bir başka Hasan kulunuz görmüş, emriniz olursa arz edeyim.” Dediler ki: “Söyle bakalım, acele anlat.” Ben de eksiksiz anlattım. Anlattıkça mübarek yüzü kızarmaya başladı, ben devam ettikçe mübarek gözlerine yaşlar doldu.

Rüyayı anlatma işini tamamlayınca buyurdular ki: “Biz sana demez miyiz ki, biz bir yere memur olmadan hareket etmeyiz. Baba ve atalarım veli kullar idiler. Hepsinin kerametleri vardır. Biz onlar gibi olamadık diye bizi hafife alırsın.” diyerek kendi nefislerini bastırdı. Bundan sonra Yavuz Sultan Selım Han: “Hasan kulum da dıvanda bulunsun, tiz Mısır seferi hazırlıklarına başlansın.” emrini verdi.kutsal emanet

Has Oda, Fatih Sultan Mehmed döneminde padişahların Enderun avlusundaki özel dairesi olarak yapılmış ve 16. yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı sultanları tarafından ikamet amacıyla kullanılmıştır. Cülûs töreninde tahta çıkacak olan padişahın önce buraya girdiği, dua ettiği ve Has Odalıların biatlarını kabul ettikten sonra tören için dışarı çıktığı da bilinmektedir.hz.FATIMA

Has Oda’da bulunan Mukaddes Emanetler Dairesi, Yavuz Sultan Selim’in Halife olduğu 16. yüzyıldan 19. yüzyıl sonlarına kadar Osmanlı Padişahlarına çeşitli tarihlerde gönderilen dinî eserlerden oluşmaktadır. Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethi (1517) ile Hilafet, Abbasilerden Osmanlı padişahlarına geçmiştir ve bu olayın ardından, son Abbasi Halifesi III. Mütevekkil’de bulunan, Hz. Peygamber’in Hırkası (Hırka-i Saadet) Yavuz Sultan Selim’e verilmiştir. Kutsal emanetlerin İstanbul’a gönderilmesi, daha sonra da devam etmiştir. Özellikle Vehhabi’lerin kutsal mekân ve eşyalara saldırılarının arttığı dönemlerde kutsal emanetler, daha iyi korunabilmeleri amacıyla peyderpey Mukaddes Emanetler Dairesi’ne gönderilmiştir. Bunun yanı sıra, I. Dünya Savaşı sırasında da, Medine’deki kutsal emanetler yine aynı amaçla Topkapı Sarayı’na gönderilmiştir.peyg. ayakizi

16. yüzyıldan 20. yüzyılın ilk yarısına kadar toplanan mukaddes emanetlerin en önemlileri arasında Hz. Muhammed’in hırkası, sakalı, Uhud Savaşı’nda kırılan dişinin saklandığı mahfaza, ayak izleri, mektupları, oku ve kılıcı yer almaktadır. Diğer peygamberlere ve ashabına ait emanetlerin arasında ise Hz. İbrahim’in tenceresi, Hz. Musa’nın asası, Hz.Davud’un kılıcı, Hz. Yusuf’un cübbesi, ashaba ait kılıçlar ile Hz. Fatma’ya ait gömlek, hırka, seccade ve sandık bulunmaktadır.

Ne kadar büyük bir şeref….Kainatın kutsal emanetlerini bizim Sultanlarımıza ve bizim neslimize emanet etmişler…Sonsuz şükürler…

Sevgiyle….

Eczacı Filiz Ç.TG.Hoca Hanım

(/Araştırma//Vit-amin.net/)

Medine nin KUTSAL Savunması…Kutsal HAZİNE..

 

Osmanlı Devleti 1. Cihan Harbi’nde yedi cephede düşmanlanyla çarpıştı. Bu cephelerden Filistin-Hicaz cephesinde maalesef yenilmiştik. Mondros mütarekesi hükümlerine göre bütün ordumuz silahlarını teslim ederek, kendileri de galip müttefiklere teslim olacaklardı. 0 cephedeki diğer ordularımız teslim oldu, bunun tek istisnası Hicaz kumandanı Fahreddin Paşaydı. Istanbul’dan kendisine yapılan ‘teslim ol’ emrini dinlemiyor, ‘ben Efendimiz (sav)’in merkad-i mübareklerini teslim edemem’ diyerek bütün telkinleri geri çeviriyordu.

Her ne kadar Ingilizler, Medine-i Münevvere’ye doğrudan girememiş ve askerini sokamamışlar ise de, meşhur casusları ‘Lawrens’ vasıtasıyla satın aldıkları bazı kabile şeyhleri ve o zamanki Mekke Şerifi Hüseyin vasıtası ile Medine’yi tazyik ettiriyorlardı. Neticede Mescid-i Nebeviyi, Merkad-i Mübareki ve o mukaddes beldeleri aylar süren, aç ve susuzluğa rağmen devam eden müdafaa neticesinde teslim etmek istememiş 2 YIL dan fazla bir zaman içeren savunmasına aç susuz sadece askerlerine çekirge yedirerek devam etmiş en son askerlerinin teslim olalım ısrarıyla göz yaşları içinde bu mubarek şehri teslim etmek mecburiyetinde kalmıştır… Oradaki mukaddes emanetlerden, 80 sandık kadarını zabıtlar tutarak, lstanbul’a gönderdi. Gerçi bazı sandıklar o zamanın Şam valisi tarafından açılmış ise de ne olduğu hakkında yeterli bigi olmamakla beraber emanetlerin bir kısmı Istanbul’a gelmiştir.Bu mubarek paşamızın aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyor…Allah sizlerden gani gani razı olsun diyoruz….medine turk surları

İki yıl yedi ay süren şanlı direniş Fahreddin Paşa, elinde bulunan son derece kısıtlı imkanlarla Medine`yi iki yıl yedi ay boyunca müdafaa etti. Önce Medine ve çevresinde bir güvenlik hattı oluşturmak için Asar Bogazı, Bi`r-i Derviş, Bi`r-i Abbas ve Bi`r-i Reha mevkilerini asilerden temizledi. 29 Agustos 1916`da Medine çevresinde 100 kilometrelik bir emniyet şeridi meydana getirilmiş oldu. Fahreddin Paşa Medine`yi savunabilmek için İstanbul`dan devamlı takviye kuvveti istiyor, OsmanlI hükümeti de onun isteklerine cevap verebilecek durumda olmadıgını bildiriyordu. Osmanlı hükümetinin Hicaz`ı kısmen boşaltma kararı alması üzerine, Fahreddin Paşa yağma ihtimaline karşı Medine`de Hz. Peygamber s.a.v.`in mübarek makamında bulunan mukaddes emanetlerin İstanbul`a nakledilmesini teklif etti. Sorumluluk kendisinde olmak şartıyla, teklifi hükümet tarafından kabul edildi. Fahreddin Paşa bir komisyon kurarak tek tek kontrol ettirdiği otuz parçadan oluşan mukaddes emanetleri 2000 askerın koruması altında İstanbul`a gönderdi.
Çoğunlukla Türklerin ve Padişahların Medine`ye gönderdikleri ve sadece maddi değil, tarih ve sanat bakımından da eşsiz ve her bakımdan çok değerli eşyayı (Kutsal Emanetler) kendi öz düşünce ve kararıyla ve bütün sorumluluğunu da üzerine alarak yetkili kurulca kütük kayıtlarına göre sayımını yaptırarak sandıklara yerleştirtip bir bölük asker korumasında 14 Mayıs 1917 de İstanbul`a göndermek suretiyle Türk Milletini hakkı ve malı olan değerli bir hazineye kavuşturmuştur. `Malumunuz olsun ki; kahraman askerlerim, İslamlığın göz bebeği olan Medine`yi son fişeğine, son damla kanına, son nefesine kadar muhafaza ve müdafaaya memurdur. Buna askerce and içmiştir. Bu asker Medine`nin enkazı içinde ve nihayet Ravza-i Mutahhara`nın yeşil türbesi altında kan ve ateşten örülmüş kızıl bir kefenle gömülmedikçe, Medine Kalesi`nin burçlarından ve Mescid-i Saadet minarelerinden Türk`ün al bayrağı alınmayacaktır` demiştir..

Bu değerli eşyanın başlıcaları şunlardır:
* Hz. Osman İbni Affan`ın ceylan derisine el yazması Kur`an,
* 5 adet eski el yazması Kur`an ve 4 Eczayı Şerife (Kur`an cüzleri)
* 5 adet Kur`an Kabı (Değerli taşlarla bezenmiş altın kaplamalı),
* 1 adet Hılye-i Şerif (Gümüş çerçeveli yeşil kadife üzerine pırlanta ve incilerle Peygamberimizin adı yazılı ve gümüşten bir güneş resimli),
* 1 adet Som altın üzerine pırlanta ile Kelime-i Şahadet yazılı levha),
* 7 adet Tesbih (Pırlantalı, incili, mercanlı ve anber),
* 2 adet Rahle (Gümüş kaplama işlemeli),
* 1 adet Tuğra (Sultan aziz Han`ın pırlantalı ve altın),
* 4 adet Sancak Başı ve 3 Kılıç,
* 1 adet Kevkebi Dürri adlı 4 parça elmas (100, 80, 40 ve 20 karat. Altın üzerine oturtulmuş ve çevresi elmas ve yakutlarla bezenmiş),
* 14 adet Askı (Pırlanta ve zümrütlerle bezenmiş altın),
* 11 adet Kandil askısı (Pırlanta, zümrüt, yakut ve incilerle bezenmiş altın),
* 1 adet Altın Kandil (Değerli taşlarla bezenmiş)
* 1 adet Altın Kahve Askısı
* 7 adet Şamdan (Değerli taşlarla bezenmiş altın)
* 1 adet Altın Makas,
* 8 adet Gülabdan v e 12 Behurdan (Değerli taşlarla bezenmiş),
* 2 adet Çelenk, 10 Yıldız-Çiçek İğne, 1 Yaprak (Pırlanta, zümrüt, yakut ve incilerle bezenmiş altın), * 1 adet Pırlanta Yüzük,
* Gerdanlık, küpe, bilezikler, kemer ve kemer kaşı (Değerli taşlarla süslenmiş altın),
* Altın ve gümüş zincirler, değerli taşlarla bezenmiş altın mücevherat kutu ve çekmeceleri,
* Kütük`te 83 No.da yazılı 84 karat inci taneleri, 15 parça zümrüt, 27 parça yakut ile 53 parça pırlanta-elmas, ayrıca 20 ayar 2 kilo 935 gram altın ve 908 kilo 250 gram gümüş.

Kutsal Hazine İstanbul`a gönderilen bu değerli eşyaların kütük`te o zamanki değerleri de yazılıdır. 14 Altın askı arasında birisi 5 milyon, ikisi birer milyon ve biri üçyüz bin Osmanlı Altını değerindedir. 7 Şamdandan ikisi 155 cm boyunda ve 50 kilo ağırlığında ve herbirinin üzerinde 6280 tane pırlanta vardır ve değeri 70 000 Osmanlı altınıdır. Kevkebi Dürri adlı büyük elmasın değeri ise 1 300 000 Osmanlı altınıdır. Ayrıca bu eşyalar arasında 49 parça şal ve sırma işlemeli perde vardır. Medine`de bulunan Sultan Mahmut ile Arif Hikmet Bey ve diğer bazı kütüphanelerde bulunan değerli eserler de bu eşyalara birlikte gönderilmiştir.

 

Ey İnsanlar! Malumunuz olsun ki yiğit ve kahraman askerlerim, bütün İslam’ın sırtını dayadığı yer, manevi gücün desteği, Hilafetin gözbebeği olan Medine’yi son kurşununa, son damla kanına, son nefesine kadar muhafazaya ve müdafaaya me’murdur. Buna Müslümanca, askerce azmetmiştir. Bu asker, Medine’nin enkazı ve nihayet Ravza-i Mutahhara’nın yeşil türbesi altında, kan ve ateşten dokunmuş bir kefenle gömülmedikçe, Medine-i Münevvere kalesinin burçlarından ve nihayet Mescid-i Saadet minareleriyle yeşil kubbesinden al sancağı alınmayacaktır! Allah-u Teâlâ bizimle beraberdir! Şefaatçimiz O’nun Resulü, Peygamber Efendimiz’dir.

“Ya Resulallallah biz Seni bırakmayız!”

Sonsuz sevgi ve saygı…Sonsuz  Salatu Selam olsun…

Sevgiyle…

Eczacı Filiz Ç.TG.Hoca Hanım

(/Araştırma//Vit-amin.net/)

İSLAM KONFERANSI ÖRGÜTÜ….

İSLAMMM

Eylül 1969 tarihinde Fas’ın başkenti Rabat’ta toplanıp, İslam ülkelerini çatısı altında toplamak üzere kurulan 57 üyeye sahip, Avrupa Konseyi veya Birleşmiş Milletler gibi uluslararası hukuk tüzel kişiliğini haiz bir uluslararası teşkilattır. Pakistan’daki 2. toplantılarında İslam Kalkınma Bankası’nın kuruluş planı gündeme getirildi. Bunun ardından İKÖ maliye ve ekonomik işleri bakanları 1973 yılında katıldıkları Cidde toplantısında mali ve parasal bir müessesenin kuruluşunun önemini vurguladılar. Nihayet İslam Konferansı Teşkilatı’nın 20 Ekim 1975 tarihli zirve toplantısında İslam Kalkınma Bankası’nın kuruluş planı onaylandı. Bugün İslam aleminin tek çatı altında toplandığı tek kuruluş sıfatına sahiptir.

Üyeleri; Afganistan, Arnavutluk, Azerbaycan, Bahreyn, Bangladeş, Benin, Birleşik Arap Emirlikleri, Brunei, Burkina Faso, Cezayir, Cibuti, Cad, Endonezya, Fas, Filistin, Gabon, Gambiya, Gine, Gine Bissau, Guyana, Irak, İran, Kamerun, Katar, Kazakistan, Kırgızistan, Komor Adaları, Kuveyt, Libya, Lübnan, Malezya, Maldiv Adaları, Mali, Mısır, Moritanya, Mozambik, Nijer, Nijerya, Özbekistan, Pakistan, Senegal, Sierra Leone, Somali, Sudan, Surinam, Suriye, Suudi Arabistan, Tacikistan, Togo, Tunus, Türkiye, Türkmenistan, Uganda, Umman, Ürdün, Yemen. Ayrıca, KKTC, Bosna Hersek, Rusya, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Tayland gözlemci üyedir.

İstanbul’da 1976 yılında toplanan Dışişleri Bakanları Yedinci İslam Konferansı, İslam Ticaret ve Sanayi Odasının kurulması fikrini ortaya attı. Yine İstanbul’da Ekim 1976’da toplanan Ticaret ve Sanayi Odaları İlk Konferansında fikir kabul edildi; Karaçi / Pakistan’da 1978’de düzenlenen İkinci Konferansta da Sözleşmesi kabul edildi. İslam Ticaret ve Sanayi Odası (İngilizcesi: İslamic Chamber of Commerce and Industry), İslam Konferansı Örgütü’nün ilgili bir kurumudur ve 57 üye ülkedeki özel sektörü temsil etmektedir. Başlıca amacı üye ülkeler arasında, ticaret, bilgi teknolojileri, sigorta, navlun, bankacılık, yatırımların ve ortaklıkların güçlendirilmesi için işbirliğini hedeflemektedir. Üye ülkelerin Ticaret ve Sanayi Odalarının Ulusal Odaları /Birlikleri / Federasyonlarının üye olduğu bir örgüttür.

 

Sevgiyle!…

Eczacı Filiz Ç.TG.Hoca Hanım

(/Araştırma//Vit-amin.net/)

TÜRKİYE ve İSLAM ÜLKELERİ….

TÜRKİYE

Türkiye ve önderliğinde güçlü bir Türkiye ve güçlü bir 73 Ülkeden oluşan İslam Dünyası…

Bunun içinde İslam ülkeleri başta olmak üzere bütün Türk İslam ülkelerinin başarılı be bilinçli bir şekilde bir araya sık sık gelip ..İnsanlığa ve müslümanlığa kalıcı ve faydalı çözüm ..öneri ve destek ve gerektiği yerde de ikazda  bulunmaları…. gerektiği yerde birlik halinde  kendi menfi menfaatleri olmaksızın   İslamın ve bütünün hayrını düşünerek       hareket etmeleri  ..Tek ve yek vücut olmaları ve bundan da asla ve asla vazgeçmemeleri şuur  istek bilinç ve kararlılığını taşımaları gerekir..

Yaklaşık olarak 1969 yıllarında  buna benzer bir hedefle bir araya gelen İslam toplumu  Arapça adı Munazamatul -Mutemiri’l I-Islami(MMİ) ..yada Organization  of the Islamic    Conference   (OIC)   türkçe adıyla İSLAM Konferansı     Örgütü(İKÖ)   …1970 de  devlet adamları nezdinde tartışılıp..1971 de Resmen Suudi Arabistanın başkenti Cidde de resmen kurularak ilan edildi…43 Ülkeden olşmaktadır..Türkiye bu örgütün 1976 yılından beri üyesi olup…1984 yılı itibariylede Küzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetide Katılanlar arasındadır…Bu ülkeler…Bahreyn Brunei, Cezayir, Irak, Bangladeş, Mali, Nijerya, Ürdün sonradan katılanlar arsında olup sırasıyla  Afganistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Burkina Faso, Cubiti, Çad, Endonezya, Fas, Filistin, Filistin (FKÖ), Gabon, Gambia, Gine, Gine-Bissau, İran, Katar, Komorolar, Kuveyt, Lübnan, Libya, Malezya, Maldivler, Mısır(1978 de Camp David Anlaşmasını imzaladığı için çıkarılmış )Moritanya, Nijer, Pakistan, Senegal, Somali, Sudan, Suriye, Tunus , Uganda, Umman, Yemen ve Suudi Arabistandır…..

Bu İslam konferans Örgütünün  kuruluş hedefi İslam ülkeleri arasında ekonomik, kültürel, sosyal, toplumsal ve bilimsel dayanışmayı ve kalkınmayı  sağlamaktır…Irk ayrımı gözetmeksizin İslam toplumunun yürüttüğü mücadeleyi güçlendirmek desteklemek Filistin gibi dünyanın her ne köşesinde dininden ötürü haksızlığa uğrayan müslüman insanlara arka çıkmak onların ses..nefesi olmak ayrılıkçı politikalara karşı bilinçli stratejiler oluşturmak … geliştirmek ve bunları da uygulamaktır..

Bağımsızlıklarına kavuşanlarla beraber İslam ülkeleri sayısı 54 e yükselmiş olup..İslam devletleri safına katılmışlardır.Tataristan, Başkurdistan, Kırım, Kafkastan Abazya, Acaristan, Adıgey, Çerkez-Karaçay, Kuzey Osetya-Güney Osetya, Çeçenistan, Kabartay-Balkar, Dağıstan, İnguşetya, Kosova, Keşmir, Doğu Türkistan, Afrika ülkelerinden Eritre de İslam ülkelerinden olup  bağımsızlık mücadelesi vermektedirler.. Onlarla beraber İslam ülkelerinin sayısı 73 e yükselmektedir.. Diğerleri ise…Tacikistan,Türkmenistan, Azebaycan, BosnaHersek, Arnavutluk, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan gibi Türk ülkeleridir…

İslamın hızla yayılıyor olmasıda beraberinde bir takım anti propaganda hareketlere sebebiyet veren  islamiyet aleyhtarı girişimlere sebebiyet versede İslamın  önlenemez yükselişi  yine İslam ülkeleri ve İslam Örgütleri  ile bilinçli  strateji ve yöneticilerle  iyiliğe ve hayra yönlendirilmelidir…

Fransa, Almanya,  Amerika, Çin ve Hindistan İslamiyetin hızla yayıldığı ülkeler arasında başı çekmektedir..Ne diyelim..Allah nazardan saklasın ve Allaha emanet olalım….

Haydi hayrlısı…

Sevgi ve ilgiyle…..

(/Araştırma//Vit-amin.net/)

İSLAMBUL…..ve İSLAM Dünyası…

VAV İSTANBUL

Dünya ve dünyadaki İslam ülkelerinin sayısında ve dünya üzerinde yaşayan müslüman toplumların nüfüsünda gözle görülür artış…Bir taraftan batı toplumlarında doğru anlaşılmanın İslam dininin bir barış ve kardeşlik ..dostluk dini olduğunun iyi kavratılması ..üzerinde iyi taşıyan ..iyi anlıyan ve doğru uygulayan bireylerin ve yöneticilerin sayısındaki artışla doğru orantılıdır…Hem İslam dinini iyi kavrıycak..doğru anlıycak ve doğru tanıtıcak….İslam aleyhine geliştirilen bir takım propagandalarında bilinci ve şuuru içinde olacak….Hazırlıklı olacak…Karşılaşılan sorunlara acil ve yapıcı  çözüm geliştirebilecek donanım ve tecrübeye sahip olacak  rehber ve  yöneticiler  Allah ın izniyle  bir kez daha dünyamıza ..İslam dünyasına ve ülkemize  doğru ve barışçıl  çözüm ve hedefler gösterecek yetenekte olacaklardır…Bu bir  zorunlulukur…

Bunun için her vakit değerli  her adım önemlidir..Küçümsenemez..Yadsınamaz…

Dünyada 51 bağımsız İslam ülkesi var..Bunlardan 22 ülke bağımsızlık mücadelesi içindeler..Bunlarda bağımsızlıklarını elde edince İslam ülkelerinin sayısı 73e çıkacak inşaallah…

İslam ülkelerinin başında da bizim cennet vatanımız Türkiye gelmekte İslam ülkeleri arasında önemli bir yere sahip olmaktadır..Türkiye hem asya hemde avrupa kıtasında yer alan toprakları ve asırlarca İslama hizmet ederek bıraktığı tarihi ve islami yapı ve dokularıyla büyük önem arzetmekte Liderliğini korumaktadır..Coğrafik olarak dünyanın 26-45 boylamları arasında 36-42 kuzey enlemleri arasında yer alan..4 mevsimide yaşayan ..topraklarının etrafı denizlerle çevrilmiş..Adeta dünyanın incisi ve gözbebeği özelliğini taşıyan…İstanbul boğazı..

Marmara ..karadeniz..akdeniz..egedenizi..ve adaları ve çanakkale geçilmez destanıyla tarihe büyük bir ders veren şanlı…adını kıyamete kadar yücelten şehitlerimizin bir tarihi yeniden yazarak yaşattığı ve şehitlerin yaşadığı topraklar olan Türkiyemizin vazgeçilmez destanı ve zaferi…Çanakkale boğazı…

Ülkemizin yüzde 99 u müslüman olmakla beraber değişik dinlere mensup vatandaşlarımızda bulunmaktadır…
Yeraltı ve yerüstü doğal muhteşem zenginliklere ve tarihi bir servete sahip..bereketli toprakları ..tarım ve hayvancılığıyla ve yan sanayi ürünleri..kendine has geleneksel sanat ve gıda ve yemek çeşitleriyle adeta dünyaya meydan okumaktadır…

Soylu ve asil geçmişyle ceddine minnettar….tarihine sahip çıkan ..doğru anlayan ve doğru anlatan….atalarıyla gurur duyan….dinine bağlı….vatanına sadık…bayrağını aldığı yerden çok daha ötelere yücelten..şuurlu..bilinçli …şefkatli..cesur bir nesil…

İşte Türkiye…İşte ülkemiz…İşte vatanımız..

Ve bu cennet vatana ve bu aziz millete Peygamber efendimiz(sav) tarafından özellikle müjdelenmiş olmanın haklı gururunu onurunu ve şerefini taşıyan komutan ve asker ve milletimiz…

Asırlarca İslama başkentlik yapmış ve ismi islamla beraber anıla gelen ve şimdiki ismini de İslam dan alan Aziz şehir……İSLAMBUL….İstanbul…

Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul! Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.
Nice revnaklı şehirler görünür dünyada..Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan
Yaşamıştır derim en hoş ve uzun rüyada….Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan. (Y.K.B)

Aziz Ülkem …Aziz milletim…Aziz İstanbul….

Sevgiyle..

(/Araştırma//Vit-amin.net/)

HAYAT AĞACI…

hayatt

 

Evrensel Kozmik AĞAÇ….

HAYAT  Ağacı  evrenin  direği (axis mundi)  cennet, gök , bereket gibi  kavramlarla  beraber evrenle  yaşam  arasında  tüm  ilişkileri  içeren tüm  inanç  sistemlerinde  varlığını  devam  ettiren bir simgedir…

Türk  kökenli  kavimlerde ağacın  dünyanın  direği  gibi   katlardan  oluştuğu köklerinin  yerin  dibinde tepesinin  yedinci ve  dokuzuncu    kat  gökte   olan  gökle  yer   ve  evren  arasında  bir ilişkinin  olduğu  düşünülmektedir..

Kimi  zaman cennet sidresi ile  örtüşmüş  her dalında  başka  bir  meyve  başka bir çiçek  açan  ölümsüzlüğü, cenneti ve  bereketi  simgeleyen  fantastik  bir  varlık  haline  dönüşmüştür..

Mezopotamyadan  Türklerle  yine  dünyanın  değişik  yerlerine  ve  Anadoluya  taşınmış..Kızılderili  ve  şaman  inancında  da  önemli  bir  yer tuttuğu  gözlenmiştir..Şaman  inancında  dünyanın  merkezi  ekseni  olarak  kabul  edilmektedir..Şamana yer altı  ve  gök  yüzü  seyehatinde  merdiven  ve  yol  vazifesi  görmektedir..Şaman  kuş  kartal gibi  hayvanlarla hayat ağacı   vasıtasıyla  öbür  dünyaya  ulaşmakta aynı  zamanda  hayat ağacını  yine insanlar, aslanlar, ejderhalar gibi  tılsımlı  hayvanlar  vasıtasıyla  korunulduğuna  inanılmaktadır..

Hayat  ağacının  dalları  arasında  bulunan  nar  meyveleri  cenneti  temsil  etmektedir.. Kuşlarda  ruhları …Kayın, çam çınar, servi-sedir, servi-selvi, meşe-imen -emen, dut, söğüt, elma, kavak, ardıç gibi  ağaçlar  kutsal  sayılmışır..Kaza, bela,  vahşi hayvanlar, göze gelme , göz değmesi gibi  olumsuzluklar  karşısında  duayla beraber çeşitli ritüellerle  bu simgeden  yararlanılmıştır…

Tanrının  tekliği(vahdaniyet), Bayterek, Sığınılan Tanrı  gölgeli ağaç, Büyük  azametli ağaç,Tanrının doğmaması;doğurmaması özelliğini temsilen  meyvesiz  ağaç,Tanrının ebediliğini  temsilen  yapraklarını  dökmeyen  ağaç, Ruhları  cennete  ve  cehenneme  götüren  ağaç…….gibi   özelliklerle kutsallığı simgelemişlerdir..Tanrıya  şükran  borcunu  sunmak ,kötülüklerden  kurtulmak gibi  dilekler  için  altında  kurban  kesmek, bez  bağlamak  gibi  inanç  ritüelleri de günümüze kadar  taşınmış yansımalarıdır…

Ağaç  pek  tabiki  kutsaldır..Yaradılışı  ve  hayatı  güzelliği, ölümsüzlüğü, yaşamın  evrelerini, büyümeyi, bereketi, gençliği, diriliği, çoğalmayı, korumayı , kök salmayı, barınmayı, beslenmeyi, zenginliği ve her daim  cenneti  ve  mutluluğu tasvir eden tılsımlı bir efsane  varlıktır….(Derleme//vit-amin.net)

MİLLET ..MİLLİYETÇİLİK..

ZEYYTİ

MİLLİ GÖRÜŞ….
“Millet” sözcüğü aslen Arapça olup “din veya mezhep; bir din veya mezhebe bağlı olan ‘‘cemaat” anlamındadır. Osmanlı Türkçesinde 20. yüzyıl başlarına kadar bu anlamda kullanılmıştır.

Türkçe “ulus” (Orhun Yazıtları’nda uluş olarak yer alır) sözcüğü, 1932 yılında aynı kavramın Yeni Türkçesi olarak benimsenmiştir.Orhun Yazıtları ve Kâşgarlı Mahmud’un 1072-1074 yılları arasında yazdığı Divânu Lügati’t-Türk adlı kitabında millet sözcüğünün Türkçe karşığı budun sözcüğüdür.

Topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, tarih, ülkü, duygu, gelenek ve görenek birliği olan insanların oluşturduğu topluluk.MİLLET….Toplulukta ortak bir dilin konuşulması,Topluluğun tarihsel geçmişe sahip olması,Şimdi bir arada yaşayan bu topluluğun, gelecek için de bir arada yaşama inancında olması,Topluluktaki bireylerin birlik ve beraberlik içinde, ortak duyguları paylaşması,
Toplulukta kültürel ortaklık bulunması gerekli olduğu söylenmektedir…….
Milletler toplumsal tarihin doğal ürünü olan birimlerdir.Bu birimlerin temelini kanbağı, dil, din, ortak tarih gibi bir takım kültürel elementler oluşturur. Bu kimlikler birey veya topluluğa doğuştan verilmiştir; bu nedenle birey veya topluluk tarafından reddedilmeleri çok zordur. Bu ortak özellikler kitlelerde doğal olarak bir birliktelik hissi veya milliyetçilik oluşmasını sağlayarak milletin harekete geçmesine ve kendi devletini kurmasına neden olur.Buna özcü yaklaşım denir…
Bir milletin oluşumundan önce bir milliyetçilik akımının ortaya çıkmış olması kapitalizmin ortaya çıkışı, sömürgecilik, modern devletin yapılanması ile yakından ilgisi olduğunu savunan millet kavramınıda İnşaacı Yaklaşım deniyor..Meşruiyetini bir ulusun belli bir coğrafi sınır içindeki egemenliğinden alan devlet ULUS DEVLET adını alır.. Devlet politik ve jeopolitik bir varlık, ulus ise kültürel veya etnik bir varlıktır. Ulus devlet kavramı ise bu ikisinin belli bir coğrafyada örtüştürür….ulus devlet modelinde devleti oluşturan tüm vatandaşların ortak bir dil, ortak bir kültür ve ortak değerleri paylaşması esastır…

Milliyetçilik, ulusçuluk ya da nasyonalizm, kendilerini birleştiren dil, tarih veya kültür bağlarından bir üstyapı oluşturabilmiş sosyal birikimlerin adı olan millet veya ulus olarak tanımlanan bir topluluğun yaşama ve ilerleme ülküsünün toplumların ve insanlığın gelişmesini sağladığına inanan görüştür..

Milliyetçiliğe yol açan en önemli etken, daha önce hükümdar ve sülale zemininde tanımlanan siyasi aidiyet duygusunu, hükümdardan bağımsız olarak, “halk”a maletme gereğiydi. Siyasi aidiyet ve itaat, “halk”ın ortak iradesine dayandırılmalıydı. Bu nedenle 19. yüzyılda milliyetçilik, radikal, devrimci, anti-monarşist, yerleşik düzene zıt bir siyasi düşünce olarak değerlendirildi.

“Halk”ı tanımlamanın güçlüğü, milliyetçi düşünürleri —bazen olguları ve mantığı zorlama pahasına— olağanüstü duygusal anlamlar yüklemeye sevketti. Örneğin (ayrı lehçeler konuşan) Sicilyalılar veya Venedikliler ayrı bir ulus mu, yoksa İtalyan ulusunun parçası mıydı? Avusturya ulusu var mıydı? Makedonlar ayrı bir ulus mu, Bulgar mı, yoksa Güney Slavların bir boyu muydu? Bu konularda farklı görüşleri savunanlar, benimsedikleri ulusa hayali bir tarih ve hayali kökenler atfederek, onun ezelden beri “doğal olarak” varolduğunu kanıtlamaya çalıştılar. Farklı lehçeler konuşan toplumlarda, ortak bir ulusal dil oluşturmaya büyük önem verildi.

Yurtseverlik ya da vatanseverlik bir bireyin ülkesine duyduğu sevgi ve bağlılıktır. Zaman içerisinde farklı anlamlara gelmiştir, ve anlamı çevre koşullarına, coğrafyaya ve felsefeye oldukça bağımlıdır.
Milliyetçilik duygusuna yakın olmakla beraber milliyetçilik, her zaman vatanseverliği beraberinde getirmez. Benzer şekilde, vatanseverlik de milliyetçiliği şart koşmaz…Denilsede ikisini birbirinden ayrı düşünmek imkansızdır..Vatanını sevmeyen biri milliyetçi olamıyacağı gibi.. Milliyetçi birinin vatanını sevmemesine imkan yoktur…
19. yüzyıl boyunca, vatanseverlik giderek milliyetçilikle bir bütün haline geiyor,daha yapıcı, daha az zıtlaşan ve daha az agresif bir ideali ifade ediyor…Osmanlı Türkiye’sinde;Devleti yaşatma gayesiyle ortaya çıkan modernist Osmanlıcı, İslamcı ve Türkçü akımların hepsinin, vatanseverlik düşüncesinden belli ölçüde etkilendiği söylenebilir.Halbuki üçü de birbiriyle örtüşmektedir…

HALK….bir milleti oluşturan çeşitli toplumsal kesimlerden veya meslek gruplarından oluşan insan topluluğuna denir.fark; halk, bir toplumda halen yaşamakta olan çeşitli toplum kesimlerini kapsamaktadır. Millet ise geçmişten geleceğe doğru belirli bir soyu ifade etmektedir. Daha milliyetçi bir ifadedir ve aynı toplumda yaşayan gruplar arasındaki farklılığı öne çıkarmaktadır.

Türk milliyetçiliği, Türklerin özgürlüğünü ve birliğini savunan kültürel, ilmî, felsefî ve siyasî görüş. Türkçülük ile aynı yapıdadır ancak Türkçülük sadece Türkiye Türkleri’nin değil, dünyadaki tüm Türk halklarının birliğini savunmaktadır.Türkiye’de milliyetçiliğin öncüleri Kırım-Kazan kökenli aydınlardır. Bunun nedeni ise Kırım ve Kazan bölgesinin batı ticaret ve siyaseti ile tanışmasının 17. yüzyıl’a dayanmasıdır.

İslam, Rum, Ermeni ve Yahudi “millet”lerini ortak bir ulusal kimlik altında bir araya getirme düşüncesi 1839 Tanzimat Fermanı’na damgasını vurdu, 1850’lerden sonra güç kazandı.
Osmanlı milleti padişahın sembolik egemenliği altında, ortak bayrak, marş ve simgelere (örneğin fes) sahip olarak, din ve dil ayrımı gözetmeden toplumsal birliği oluşturan bir otoriteydi…Gönüllü milliyetçi duygular taşıyan tarİhi kişiliklere iki örnek verebiliriz…

MUNİS Tekinalp, 1883’te Serez’de, bir hahamın oğlu olarak Yahudi bir aile içinde “Moiz Kohen” adıyla dünyaya geldi. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne üye oldu. Selanik’te çıkan Asır adlı bir Türkçe gazetede yazılar yazdı. Balkan Savaşı’ndan sonra İstanbul’a geldi. İsmini “Munis Tekinalp” olarak değiştirdi. Türkiye’deki Yahudileri Türkleşmeye ikna etme amaçlı yazılar yazdı. 1961 yılında tedavi amacıyla gittiği Fransa’nın Nice şehrinde öldü.

2004 yılında Liz Behmoaras tarafından kaleme alınan Bir Kimlik Arayışının Hikâyesi adlı kitap Munis Tekinalp’in yaşam öyküsünü konu almıştır. Tekinalp hakkındaki en önemli kitap Jacob M. Landau tarafından kaleme alınan Tekinalp: Bir Türk Yurtseveri (1996) başlıklı kitaptır. Kitapta Tekinalp’in II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e uzanan düşünsel serüveni, hem kendi yazılarından örneklerle hem de Landau’nun değerlendirmeleriyle izlenebilir.

Mehmet Ziya Gökalp (23 Mart 1876, Diyarbakır – 25 Ekim 1924, İstanbul), Osmanlı ve Türk toplumbilimci, yazar, şair ve siyasetçidir. Meclis-i Mebusan’da ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde milletvekilliği yapmıştır. “Türk milliyetçiliğinin babası” olarak da anılır.
Ziya Gökalp 23 Mart 1876’da, yerel bir gazetede çalışan memur Çermikli Zaza Tevfik Bey’in oğlu olarak Diyarbakır Çermik’te dünyaya geldi. Annesi Zeliha Hanım’dır . 16. yüzyıla kadar Araplar ve Farslar egemenliğinde olan Diyarbakır sonradan Türk, Kürt ve Ermeni toplulukların millî çekişmeleri ile şekillenmiştir. Bu kültürel ortamın onun millî benliğine etki ettiği öne sürülmüştür. Sonraları, siyasi düşmanları onun Kürt kökenli olduğunu öne sürdüğünde, Gökalp, babası tarafından Türk ırkına sahip olduğundan emin olduğunu ama aslında bunun önemsiz olduğunu belirtmiştir. “Sosyolojik çalışmalarımdan öğrendim ki milliyet, eğitime dayalıdır” demiştir….
Osmanlı Devleti’nin parçalanma sürecinde yeni bir ulusal kimlik arayışına girdi. Düşüncesinin temelinde, Türk toplumunun kendine özgü ahlâkî ve kültürel değerleriyle, Batı’dan aldığı bazı değerleri kaynaştırarak bir senteze ulaşma çabası yatıyordu. “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” diye özetlediği bu yaklaşımın kültürel öğesi Türkçülük, ahlâkî öğesi de İslâmdı. Uluslararası kültürün yapıcı öğesinin ulusal kültürler olduğunu savundu. Saray edebiyatının karşısına halk edebiyatını koydu. Batı’nın teknolojik ve bilimsel gelişmesini sağlayan pozitif bilim anlayışını benimsedi. Dini, toplumsal birliğin sağlanmasında yardımcı bir öğe olarak değerlendirdi….

Ahmet Necip Fāzıl Kısakürek ( 25 Mayıs 1983, İstanbul), Türk şâir, yazar ve düşünür.

Necip Fazıl, 24 yaşındayken yayımladığı ikinci şiir kitabı Kaldırımlar ile tanınmıştır.[2] 1934 yılına kadar sadece şair olarak tanınmış ve o devirde Türk basınının merkezi olan Bâb-ı Âli’nin önde gelen isimleri arasında yer almıştır. 1934 yılında Abdülhakîm Arvâsî ile tanıştıktan sonra büyük bir değişim yaşayan Kısakürek, 1943-1978 arasında 512 sayı yayımlanan Büyük Doğu Dergisi yoluyla İslamcı görüşlerini kamuoyuna duyuran ve Büyük Doğu Hareketi’ne önderlik eden bir şairdir

Necip Fazıl 1934 yılında Nakşî şeyhi Abdülhakim Arvasi ile tanıştıktan sonra İslami kimliği ile öne çıkmaya başladı.1934 yılında dahil olduğu Nakşibendilik tarikatından sonra ülkedeki siyasi gelişmelerle ilgili değerlendirmelerde bulunmaya başladı. 1943 yılından sonra çıkardığı Büyük Doğu dergisinde yazdıklarıyla 1945 yılındaki Tan Olayını 1955 yılındaki 6-7 Eylül Olaylarını desteklemiştir. Bu dönemde fikirleri Millî Türk Talebe Birliğindeki gençler tarafından sahiplenilmiştir. Bu dönemde hemen tümünde üstün bir ahlak felsefesinin savunulduğu tiyatro eserlerini birbiri ardına kaleme aldıNecip Fazıl’ın düşünce örgüsü din, tasavvuf ve mistisizm ekseninde gelişmiş ve fikri mücadelesini bu çerçevede sürdürmüştür. Fikir ve inançlarını yaymak için kullandığı çok sayıda edebi araç yanında yayın hayatına da girerek kendi medyasını oluşturma çabasına girmiş ve bunun için Demokrat Parti iktidarının imkanlarını kullanmak istemiştir.”’

Fikir ve duyguda vasiyete lüzum görmüyorum. Bu bahiste bütün eserlerim, her kelime, cümle, mısra ve topyekün ifade tarzım vasiyettir. Eğer bu kamusluk bütünü tek ve minicik bir daire içinde toplamak gerekirse söylenecek söz “Allah ve Resulü; başka her şey hiç ve batıl” demekten ibarettir.

MİLLİ GÖRÜŞ… Türkiye’nin kendi insan ve ekonomik gücü ile kalkınabileceğini, öz değerlerini koruyarak, arkasına tarihinin verdiği kuvveti alarak daha hızlı adımlarla yürüyebileceğini savunur

Adil Düzen: Faizin olmadığı bir serbest piyasa ekonomisini öngörür. Paranın mal gibi alınıp satılmasını reddeder. Bu durumun adaleti bozduğunu, güçlüyü daha güçlü yaptığını savunur.
Reel Ekonomi: Üretime dayalı kooperatifsel çok ortaklı yapıların güçlendirilmesi esasına dayanır. Bu tarz tüm işletmelere faizsiz devlet kredisi tahsisini savunur.

Hakk Anlayışı:
A- Doğuştan insanlara verilen haklar, Temel insan hakları. a) Yaşama
b) Mülkiyet
c) Neslin muhafazası
d) Aklın muhafazası hürriyeti
e) Diğer bilinen temel insan hakları hürriyetleri (seyahat, iş tutabilme, meslek seçebilme v.s.)

B-Emek.
C- Rıza ile yapılan anlaşma ve mukaveleler.
D- Adalet gereği doğan haklar. İnsanın özlemi mutluluk içinde yaşamaktır. Mutluluk ancak Gerçek Hak anlayışı ile sağlanabilir. İnsanların saadeti için gerçek hak anlayışını benimsemek ve uygulamak şarttır.
Millî Görüş
1969 yılında başını Necmettin Erbakan’ın çektiği Bağımsızlar Hareketi ile başlayan ve Millî Nizam Partisi ile partileşen bir siyasal akım.Millî Nizam Partisi, Millî Selamet Partisi, Refah Partisi ve Fazilet Partisi’nin ardından kurulan Saadet Partisi ile muhalefetini yürütüyor. Ayrıca bu gruptan ayrıldığını ifade eden yenilikçi kanat Bülent Arınç, Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan gibi isimlerin ayrılması ile Adalet ve Kalkınma Partisi adıyla bir araya geldi. Millî Görüş’ün bugünkü temsilcisi ise Saadet Partisi’dir..Fazilet Partisi Kongresinde “Bizim Medeniyetimiz Batı Medeniyeti karşısında yenildi.” diyen Abdullah Gül’ü destekleyen ve kendilerine yenilikçiler diyen ve artık Milli Görüşçü olmadıklarını ifade eden bir grup ise ayrılarak Abdullah Gül liderliğinde daha sonra Recep Tayyip Erdoğan’ın başına geçeceği Adalet ve Kalkınma Partisi altında toplandılar. Milli Görüş hareketini Saadet Partisi devam ettirmektedir……

Aslında şöyle bir düşününce….. duygular  düşünce ve fikirlerde samimiyet….     emel amel ve niyeteki  Ülkenin bekası  yüceltilmesi ve yüceliğinin  ve milletin birlik ve beraberliğinin korunmasında ki sadakat …olmazsa olmazların başını çektiği ve çekmesi gereken  özde aynı sözde küçük nüanslarla farklılıklar gösteren farklılıklaştırılan …..biriz biz….Biriz…Yok aslında birbirimizden farkımız..Hepimiz  BİRİZ…..HEPİMİZ OSMANLIYIZ……

(Araştırma/vit-amin.net)