Kategori arşivi: İSLAM-TARİH-KÜLTÜR

Fetih….

 

fetihh

Haliç’e gemiler karadan yürütüldü mü, Ulubatlı Hasan diye biri var mı, lağım savaşlarında Osmanlı nasıl yenildi, çatışmalar surların hangi bölgelerinde yoğunlaştı, İstanbul’a nasıl girildi, kente giren Osmanlılar neler yaptılar ve İstanbul nasıl imar olundu gibi popüler sorular şu ya da bu tarihçinin ağzından değil bizzat dönemin tanıkları tarafından yanıtlanıyor.

İstanbul’un Fethi

Dünya tarihine yön veren fetihlerden biri olan İstanbul’un Fethi, 2 bin yıllık Roma İmparatorluğu’na son vermekle kalmamış; bölgesel bir güç olan Osmanlı Devleti’ni dünya siyaset sahnesine yön veren bir imparatorluk haline getirmişti. Mütevazi Osmanlı bu fetihle anıtsal Osmanlı’ya adım atmış; Osmanlı’nın siyasetinden devlet törenlerine; mimarisinden yazısına; edebiyatından sanatına; ordusundan saray geleneklerine her şeyi komple değişmişti.

Fetihten önce ve fetihten sonra Osmanlı

Fetihten önce Osmanlı, bölgesinde sadece önemli bir devletti. Hepsi bu. Ama fetihten sonra dünyaya yön veren bir imparatorluk oldu. Osmanlı’nın gözlerinin bir anda Avrupa içlerine, Ortadoğu’ya, Kuzey Afrika’ya dikilmesi bu yüzdendi.

Fetihten önce Osmanlı’nın camileri birkaç kubbeden oluşan, küçük, sevimli bir mimariye sahiptiler. Fetihten sonra merkezi kubbeli ve anıtsal olarak inşa edildiler. Fatih’i, Süleymaniye’si, Selimiye’si hep bu yüzdendi.

Devlet törenleri ve protokolleri sıradan denebilecek kadar sade ve gösterişsizken görkem ve şaşayla doldu fetih sonrası.

Ve Osmanlı, fetihten sonra her şeyin en görkemlisini, zirvesini aramaya başladı. Küçük olsun bizim olsun değildi, büyük olsun dünya görsündü. Mimarlıkta zirve olan Mimar Sinan’ı, seyyahlıkta zirve olan Evliya Çelebi’yi, Baki’yi, Katip Çelebi’yi bunun için yarattı.

İstanbul’un fethini anlamak

Osmanlı’da yarattığı etki muazzam olan İstanbul’un Fethi’ni anlamak hem Osmanlıyı hem de İstanbul’u anlamak açısından önemli. Hatta şart!

Peki, ortalama bir tarih ve kültür meraklısı ortalıkta fethe dair yazılmış yüzlerce kitap ve binlerce makale varken nasıl bir seçim yapacak. Üstelik fetih, sadece okumayla da anlaşılabilecek bir şey değil. Gezi şart!

İstanbulun Fethine tekrar tanık olmak….

(/A//Vit-amin.net//)

ŞEYHİM bilir!…

kitap-okumak

Azizi Mahmud Hüdâî Hazretlerine yokluk kapısından varlığa giden yolun kapısını açan olay, Bursa’da kadı iken baktığı bir davadır.

Bir kadın gelerek kocasının ” Hacca gitmezse seni boşarım” dediğini. Ancak Hacca gitmesine zaman ve imkan ve olmadığı halde hacca gittiğini söylediği anlatır ve kocasından şikayetçi olduğunu belirtir.

Hüdâî Hazretleri şikayet edilen kocayı mahkemeye çağırır. Olayı anlatmasını ister. Adam istemeye istemeye olayı anlatır.

Yıllarca içinin Hac ile yandığını ama fakirlikten gidemediğini söyler. Hacca birkaç gün kala, Üftâde Hazretlerine gittiğini, onun da kendisini Eskici Mehmet Dede’ye gönderdiğini söyler. Mehmet Dede’nin kerameti ile arife günü hacca gittiklerini, bütün görevlerini yaptıktan sonrada 6 gün gibi kısa bir sürede döndüklerini anlatır.

Ancak anlatılanlar ikna edici değildir. Kadı delil ister. Bursalı hacılarla görüştüğünü onlara emanet verdiğini belirtir. Mahkeme Bursalı Hacılar gelene kadar ileri tarihe ertelenir. Beş altı ay sonra, Bursalı hacılar döndüğünde mahkeme yeniden kurulur. Adamın anlattıkları doğrudur. Adam hacca gitmiştir. Mahkeme adamı haklı bularak davayı kapatır. Yalnız asıl dava şimdi Hüdâî Hazretleri için başlar.

Hacca giden adamın peşine düşer. Kendisini Hacca götüren adamı sorar. “Eskici Mehmet Dede” cevabını alınca, doğru yanına gider. Eskici Mehmet Dede onu yokluk kapısı Üftâde Hazretlerinin yanına gönderir.

Üzerinde kadılık kaftanı atı ile mağrur şekilde Üftâde Hazretlerinin makamına çıkar. Üftâde Hazretleri bahçede çalışmaktadır.: )))“Ben Bursa kadısıyım. Üftâde ile görüşmek istiyorum” der. Bahçede çalışan Üftâde Hazretleri:))) “Ne yapacaksın onu” diye sorar. Hüdâî hazretleri; “Onunla görüşmek istiyorum” der.

Bunun üzerine Üftâde Hazretleri;))) “Üftâde benim, ey Kadı Efendi! Herhalde yanlış yere geldiniz. Burası yokluk kapısıdır ve biz bu kapının kuluyuz. Buraya girerken  kürkü ve atı dışarda bırakacaksın…Halbuki sen varlık sahibisin. Bu halde ikimizin bir araya gelmesi mümkün mü? Senin ilmin, malın, mülkün, şanın ve mamur bir dünyan var. Bizim gibi kulların Allah’tan başka kimsesi yoktur” der.

Büyük umutla ne yapması gerektiğini sorar. Üftâde Hazretleri: )))”Bize talebe olacaksan kadılıktan istifa edip, üzerindeki kadılık elbisesi ile Bursa sokaklarında ciğer satacaksın” der.
Malı, mülkü, makamı elinin tersi ile iter ve Bursa sokaklarında ” Ciğercii!..” diye ciğer satarak hocasına mürit olur…Ve seyri süluğunu tamamladıktan sonra hocası tarafından  İstanbul a gönderilir..Ve gönderilirken de Hocası ona şöyle bir duada bulunur..

((((:Ey AZİZ Oğlum..Gün gele padişahlar abdest suyunu dökeler..Sultan annelerde havlunu tuta ve padişah atından inip seni atına bindirsin atının da yanında yürüyeler….demiş ve göndermiş..

Ve bir gün ..

Padişah 3.Ahmed  ruyasında kafirlerle güreş yaptığını ve kafirin kendisinin sırtını yere getirip yendiğini görür..Acep bunun tabiri ne ola ki der ve bütün rüya tabircilerine sorarlar..Hiç biri ruyayı tabir edemez..Daha doğrusu  tabir etmekten istemezler.. Aziz Mahmut Hüdayi Hz.ininde ruya tabir ettiği öğrenilince ona sorulur..

Mübarek…((:Padişahım merak eylemeye…Sırt insanın en kuvvetli yeridir..Yer de yeryüzünün en kuvvetli yeridir..Dolayısıyla siz daha çok kuvvetlenmişsiniz..Kuvvetiniz iki kat artmış..Düşmanlarınıza galabe çalacaksınız” der…Ve Padişahı sevindirir..Padişah  gerçekten düşmanlarıla yaptığı savaşta galip gelir..

Aziz Mahmut Hüdayi Hz. e mürit olur.Ve bir gün…Sultan Ahmet Han’la sarayda sohbet ediyordu. Bir ara abdest tazelemek istedi. İbrik ve leğen getirdiler. Padişah hocasına hürmeten ibriği eline aldı ve abdest suyunu döktü. Sultan Ahmet Han’ın annesi de arkasında havluyu hazırlamıştı.

Valide Sultan kalbinden(((:”Aziz Mahmud Hüdâî’nin bir kerametini görseydim” diye geçirmişti. Bunun üzerine Mahmud Hüdâî, Valide Sultan’ın gönlünden geçenleri anlayarak (((:”Hayret! Bazıları bizim kerametimizi görmek isterler, padişahın elimize su döküp, muhterem validelerinin havlu hazırlamasından daha büyük keramet mi olur?” buyurdu.

Yine bir gün de çarşıya çıkmıştı ki Padişah Hz. lerini  şehri temaşa ederken  görüp selamlaştılar..Onu gören Padişah 3.Ahmed hemen atından indi ve Aziz Mahmut Hüdayiyi atına bindirmek istedi..Mübarek önce binmek istemesede sonrasında bindi ve bir süre o atta padişah yanında  yürüdüler …(((:Ben Padişahımın atına binip onu yürütmek istemezdim amma hocamın duası yerine gelsin diye kabul ettim…Der ve yine  Padişahı saygıyla atına bindirir…Vesselam..

Hoca Duası…

Hocamın Duası bizlere de nasip ola!…

Baş göz üstüne…

Ben bilmem…Hocam bilir..

Ben bilmem Şeyhim bilir..

Selam ve sevgi  ola…

(/Vit-amin.net//)

Birliğe ÇAĞRI….

islam kongresi

Dikkate şayan…..

İLK İSLAM KONGRESİ….

SAĞDUYULU İTTİFAK ÇAĞRISI…

Tedirginlik nedeni güncel gelişmelere sağduyulu bir ittifak zemini oluşturması bakımından 1931’deki İslam Birliği Genel Kongresi’nin kararları dikkate şayandır.

Körüklenmekte olan mezhep gerginliğini engellemenin yollarından biri de İslam Birliği Genel Kongresi’nde alınan kararların günümüze uyarlanmasından geçmektedir.

Kuzey Afrika’da başlayıp Ortadoğu’da devam eden gelişmeler ekseninde oluşturulmaya çalışılan Sünni-Şii gerginliğinin bir kutuplaşmaya dönüşme ihtimali bölgedeki dost ülkelerin geleceğini tehdit ediyor.

Haksız işgallerle Ortadoğu’da başlayan iç karışıklıklar, Kuzey Afrika ülkelerinde yaşanan devrimler, son olarak Suriye, Yemen ve Bahreyn üzerinden körüklenen mezhep ayrımcılığı zemini, Müslümanların uyanık olmasını gerektiriyor.

Yakın tarihimizde benzer dış saldırılarla ve oyunlarla karşılaşan Müslümanlar, İslam kardeşliğini tesis etme yolunda önemli toplantılar gerçekleştirip mezhep ayrımı gözetmeksizin ciddi kararlar aldılar.

Bu çerçevede, hicri 6 Şaban 1350, miladi 10 Aralık 1931 tarihinde Kudüs’te düzenlenen İslam Genel Kongresi’nde de (The General Islamic Congress), İslam inancını ve değerlerini yaymak için etnik köken ve mezhep ayrımı yapılmaksızın Müslümanlar arasında işbirliğini sağlamak ve genel İslam kardeşliğini geliştirmek yönünde çok önemli kararlar alındı.

Aralarında Türkiye, Suriye, İran, Irak, Filistin, Yemen, Tunus, Trablusgarp (Libya), Mısır, Yugoslavya, Endonezya, Doğu Türkistan başta olmak üzere 22 ülkeden/bölgeden 153 delegenin katıldığı kongre, mezhep ayrımı (Sünni, Şii, Alevi, Safii, Hanefi vb.) gözetilmeksizin İslam kardeşliğini geliştirmek ve Müslümanların menfaatlerini birlikte savunmak için İslam ülkelerinin temsilcilerinin kendi iradeleriyle bir araya gelmeleri bakımından çok büyük önem arz etmektedir.

Zamanın Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseynî’nin ev sahipliğinde Kudüs’te gerçekleştirilen İslam Birliği Genel Kongresi’nde alınan kararlardan, günümüz siyasi arenasında örnek alınmasını istediğimiz en dikkat çekici ve en önemli gördüğümüz maddelerden bazıları şöyle:

“Madde 1: Dünyanın her yerinden Müslümanların katılımıyla düzenli ve genel bir kongre düzenlenecek ve bu kongre İslam Genel Kongresi olarak anılacaktır.

Madde 2: Kongrenin hedefleri şunlardır:

a) İslam inancını ve değerlerini yaymak için etnik köken ve mezhep ayrımı yapılmaksızın Müslümanlar arasındaki işbirliğini ve genel İslam kardeşliğini geliştirmek.

b) Müslümanların menfaatlerini savunmak ve kutsal mekânlar ile toprakları herhangi bir müdahaleye karşı korumak.

Kongrede alınan kararların tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Kongre, Sünni ve Şia ayrımı gözetilmeksizin ve herhangi bir dış baskı/yönlendirme olmaksızın Türkiye, İran, Suriye, Irak, Mısır, Trablusgarp (Libya), Tunus, Yemen, Filistin, Lübnan, Doğu Ürdün, Cezayir, Hicaz (Suudi Arabistan), Rusya (Ortaasya Türk Devletleri), Mağrib (Fas),Hint kıtası, Seylan (Sri Lanka), Nijerya, Cava Adası (Endonezya), Doğu Türkistan, Kafkasya ve Yugoslavya’dan 153 delegenin katılımıyla gerçekleştirildi.

Din bilgini, siyasetçi ve düşünürlerden oluşan katılımcılar arasında önde gelen simalar şöyleydi: Ziyaüddün Tabatabaî (eski İran Başbakanı), Hasan Halid Paşa (eski Doğu Ürdün Başbakanı), Reşid Rıza (Mısır el-Ezher Üniversitesi Dekanı), Cezayirli Emir Abdülkadir’in torunu Emir Said el-Cezairi, Şükrü El Kuvvetli (Suriye’nin kuruluşundan sonra ilk devlet başkanı), Riyad El Sulh (Lübnan’ın bağımsızlığından sonraki ilk başbakan) ve Muhammed İkbal(Hindistan-Pakistan). Başkanlığa Hacı Emin el-Hüseyni’nin getirildiği kongrede Muhammed İkbal ise başkan vekili seçildi.

Kongrenin icra heyeti üyeleri arasında şu simalar görülmektedir:
Kudüs Müftüsü Hacı Emin el-Hüseyni, Bosna’dan Şeyh Salim Efendi, Kafkasya’dan Şeyh Şamil’in torunu Emir Said Şamil, Varşova’dan İyaz İsaki ve Hind kıtasından Muhammed İkbal.

Açılması öngörülen İslam Kongresi irtibat büroları arasında Doğu Türkistan, Balkanlar, Kıbrıs, Polonya, Finlandiya, Yugoslavya, Almanya ve bazı Arap ülkeleri ile Afrika ülkeleri, Endonezya, Filipin, Şanghay ve Avustralya yer almaktadır.

Kongre oturumlarında alınan karar gereği Müslümanlar arasında birliğin sağlanmasının nişanesi olarak Şii din âlimi Muhammed el-Hüseyin Al-i Kâşif, “Sünni, Şii ve İbadiyye’lerden oluşan ve onbini bulan cemaate” Mescid-i Aksa’da Cuma namazı kıldırdı. Al-i Kâşif’in, “İslam kardeşliğinin önemi ve İslam birliğinin tesisi” başlığıyla verdiği hutbede İslam Birliği Genel Kongresi’nde alınan kararları kimlerin nasıl engellemek isteyeceğine dair önemli tespitlerde de bulunduğu kayıtlarda yer almaktadır.

KAYNAKLAR

1) İslam Genel Kongresi’nin tertip heyetinde yer alan Tunuslu Şeyh Abdülaziz es-Sea’libi’nin hazırladığı “Halfiyyâtu’l Mu’temeri’l İslamî bi’l-Kuds” isimli bir eserinin kongrede alınan kararlarla ilgili bölümüne buradan ulaşabilirsiniz.

2) Prof. Martin Kramer’in doktora tezi olan “Islam Assembled: The Advent of the Muslim Congresses” eserinin İslam Genel Kongresi’yle ilgili bölümüne buradan ulaşabilirsiniz.

Akra Fm…….

Gerçekten  dikkate şayan  hep  bildiğimiz  üzere  ülkemiz  üzerinde  oynanan oyunlar onurla  gururla taşıdığımız  atalarımız Osmanlının  bölünmesiyle  sonuçlanan  fitne  ateşi taa 1931lerden bu yana da aynı karanlık  düşüncelilerin senaryoları  olarak orta doğu  ülkemiz ve tüm  müslüman  coğrafyalarında  oynana gelmekte  ve  bu  fitne ateşi  onların  kendilerini hiç yormadan  hiç  üzmeden yine  müslümanların kendi  elleriyle  meshep etnik köken gibi  dinimizde  hiç yeri olmayan  bir takım  fikirlere  isnat edilerek  hayat  buldurulmaya  çalışılmaktadır….Bir takım terör  örgütleri  oluşturulup beslenip  büyütülüp  yine  aynı yöre  insanının başına salınıp..Ve  her görüşten  ayrıymış gibi temsil edilen fakat  aynı  amaca  hizmet eden sinsi  planlarla  terör olayları  ve  savaş  senaryolarıyla müslümanlar  kendi  topraklarından  çıkmak  durumunda bırakılıp  ve sonrasında da  hiç biri  batılı  ülke tarafından da  kabul  edilmek istenmemektedir…. Senelerce  insan  hakları  diye  tepemizde  öten  avrupalı ve avrupa  özentili  tiplere  şimdi  İnsan hakları bunun neresinde  diye soran var mı hiç….Kimin ekmeğine yağ sürdüklerini  bilmeden  taraf tutup konuşanlar..Filistinde  bombalanan yerlebir edilen şehirler ve insanlar ..Suriyede  bombalanan  onca  mazlumlar ..Arakan da sırf  müslüman oldukları  için  çeşitli  çağ dışı  yasalarla kıstırılmış ve kendi  topraklarında  esir düşmüş  onca  müslüman  … Yine  bir benzeri  kendi topraklarında asırlarca   zulme  uğramaya devam eden ve  batının  sinsi  yüzünün  hiç  görmediği  sesini duymadığı Uygur Türkleri…Bazen kendi  ülkelerinin bile yasaklarına  maruz kalan Kırgızlar..Tatarlar..Çerkezler..Bilmem Azebaycanı  söylemeye  gerek  var mı…Onun  çilesi Osmanlının  çöküşüyle  başlıyor bi o kadarda  cesur ve  yürekli…

Aynı  ve benzer  oyunlar  ülkemiz  üzerinde  de  oynanmaya o gün  bu gündür devam  ederken  bırakın bu komlo teorilerini diyen  aydın geçinen  aydınsızları  bıyık altından  pardon dudak  bükerek izliyor bir tanesi  doğru  laf edecek mi  bir tanesi  uyanıkmı  ..bir tanesi  bu  gerçeklere  ışık  tutacak mı  diyerek  gönlümüz ve  hislerimizle  dilimizden  dökülen  dualar  eşliğinde  yinede  her olup  biteni  yüce   Rabbimize  ısmarlayıp  sığınarak  teselli  buluyoruz…

Ne   olur  bu  oyuna  gelmeyiniz…..Türkü ..çerkezi..lazı…kürdü  ..her ne iseniz…Önce  insan ve  müslüman olunuz..Sizi esas  bu  şekide  özünüzden  uzaklaştırıyorlar..Batılı  hayat  tarzıymış..Batılının hayat  tarzını  benimsemekle  medeni  olmuyorsun malesef..Medeniyet İslam ile olur..Öyle  olmasaydı hiçbize değer görüp  gönderirmiydi hiç yüce Yaradan   övermiydi  hiç  pewygamber(sav)..Şu  gerçeği  görünüz ki  ..bizim ecdadımız  hem  Allahın  hemde  peygamberimizin (sav) katında  çook  mubarek bir makama çıkartılıp  övülmüştürler..Onlar  övülmüş te  yaratılmış  ve  sırf   İslama  hizmet  etsinler  diye  görevlendirilmişlerdir..Bunun  içindir  ki..Bir zamanlar    Türk   =  Müslüman  demekmiş..Hangi  dindensin  diye sorulduğunda  Türküm  Elhamdülillah  derlermiş…Hiç ırk ..din  ayırmadan  devletin  yüksek  mertebelerine  kadar  yükseltmişler  tebalarını..Türk  demek  müslüman demekmiş o yüzden  sevmemişler  sevmeyenler  bu yüce milleti..Onlara  uygarlığı medeniyeti..insanlığı Allahın  emrettiği dini  götüren    Türkleri  dolayısıyla  Osmanlıyı  bu yüzden  sevmemişler..Her defasında  çeşitli entrikalarla  padişahlar  devlet  erkanı rahatsız edilmiş…İslamı yaymak  için  900 yıl  at  koşturan padişahlardan bir ikisi  dışında  hiç biri  hac  farizalarını bile  yapamamışlar bu  yüce  devleti  yaşatmak  ve ayakta tutmak  için….ve   şimdi  aynı  oyunlar  onların  torunlarının  başına  oynanmakta…Osmanlıya  ait eserler  bir  bir  yok edilirken  adına  terör  ve  yenileme  gibi  bir takım  kulplar  uydurulmaktadır..

Ve  Osmanlının  bir zamanlar oralara  yerleştirdiği  Türk  ve müslüman soyları bir  bir  yok edilmeye  çalışılmaktadır..(Allah fırsat vermesin.)İster adına Suriye  Türkmeni de  ister Irak  Kerkük..İstersen  Fİlistinli  ve ya  Lübnan…Belki de Azer baycan  …Balkanlar diyelim..

Hepimiz  Türküz….Önce  Müslüman….ve İnsan…

Türkmen adı..”ben Türküm” demek ..Türkmen aynı zaman da ” İmanlı Türk ” diye de kullanılırmış..Şaman  Türklerinden  ayırmak  içinde  ”TÜRK i İMAN” (inanmış Türk) diye kullanıldığından zamanla  Türkmen  Türklerin  ayrı  bir  boyu  gibi  vurgulanmış..Oysa ki  hepimizin  atası Oğuzlar ve Oğuz   boyudur.. Osmanlının atası ve bizim      atamız….Selçukludan bu yana  orta doğuda  at  koşturmuş  devletler  kurmuş…Türk demek  sadece  Osmanlı demek te değil..Selçuklu  eserleri ve Osmanlı eserleriyle  her gittiği yerleri  özellikle  mubarek  mekanları  Allaha  hizmet  şuuruyla  ihya etmiş..Camiler hanlar  hamamlar  hep  bunun için yapılmış ve  asırlardır  ayakta  duruyor  ta  ki bir  Molla Kasım gelip  yıkana değin..

Sakın  siz  Molla  Kasım  olmayın atanıza ceddinize  tarihinize dininize  bayrağınıza  imanınıza  sıkı sarılın…Her devrin  fitnecisi  olduğu  gibi  her  ortamında  fitnecisi vardır..Onlar  her şeyi  biliyor  gibi konuşur  hiç bir  şey de bilmezler..Aslolan  onlara  kulak  asmamaktır…Biz  tarihimizi  dinimizi  kendimizi iyi tanıyıp bildik mi  bizi  hiç bir  laf ebesi  kandıramaz..fakat  bilmezsen  seni  öyle bir  oynatır ki  parmağında  birde  bakarsın  onun gibi konuşuyor..onun gibi yürüyor..onun gibi  yaşıyor..onun gibi bakıyor..onun gibi düşünüyorsun…birbirimize  kenetlendik mi  bizi  Allah tan  başka  hiç bir güç  yıkamaz..hiç bir  güç …ve  kendisine  benzetemez..Onun için  kendini  bilmek  bu kadar  önemlidir…Sen kendini tanımaz bilmezsen  her şeye  inanırsın..her şeye  inandırılırsın..

Beri gel, daha beri, daha beri.
Bu yol vuruculuk nereye dek böyle?
Bu hır gür, bu savaş nereye dek?
Sen bensin işte, ben senim işte.

Ne diye bu direnme böyle, ne diye?
Ne diye aydınlıktan kaçar aydınlık, ne diye?
Topumuz bir tek olgun kişiyiz, bir tek,
ne diye böyle şaşı olmuşuz, ne diye?

Zengin yoksulu hor görür, ne diye?
Sağ soluna yan bakar, ne diye?
İkisi de senin elin, ikiside,
peki, kutlu ne, kutsuz ne?

Topumuz bir tek inciyiz, bir tek.
başımız da tek, aklımız da tek.
Ne diye iki görür olup kalmışız
iki büklüm gökkubbenin altında, ne diye?

Sen habire gevele dur bakalım,
habire ‘usul boylu birlik çam ağacı’ de,
sonu nereye varır bunun, nereye?

Şu beş duyudan, altı yönden
varını yoğunu birliğe çek, birliğe.
Kendine gel, benlikten çık, uzak dur,
insanlara karıl, insanlara,
insanlarla bir ol.
İnsanlarla bir oldun mu bir madensin, bir ulu deniz.
Kendinde kaldın mı bir damlasın, bir dane.

Erkek arslan dilediğini yapar, dilediğini.
Köpek köpekliğini ede durur, köpekliğini.
Tertemiz can canlığını işler, canlığını.
Beden de bedenliğini yapar, bedenliğini.

Ama sen canı da bir bil, bedeni de,
yalnız sayıda çoktur onlar, alabildiğine,
hani bademler gibi, bademler gibi.
Ama hepsindeki yağ bir.

Dünyada nice diller var, nice diller,
ama hepsin de anlam bir.
Sen kapları, testileri hele bir kır,
sular nasıl bir yol tutar, gider.
Hele birliğe ulaş, hır gürü, savaşı bırak,
can nasıl koşar, bunu canlara iletir.

Beri gel …beri….daha beri  daha  beri…

ve  Allah   bizimle  beraberdir…O ne  güzel  mevla  o ne güzel  sahiptir..Ve O tuzak kuranların  tuzağına  en iyi  karşılığı verendir..Bu kadar  oyuna  bu kadar  plana  elbetteki Allah ın da  bir  planı  var..

Hepimiz Türküz…Elhamdülillah…

Esteğğisubillah..

Ve mekerü ve meker Allah  vallahu  hayril makirin…..Amin…

Sevgiylee…

(/A//Vit-amin.net//)

MecmaüL BAHREYN….

25-

“Hazreti Musa dünyanın en zeki kişisini merak eder. Allaha sorar. Allah ise Hıdır cevabını verir. Bu adamı merak eden Musa, nasıl bulacağını merak eder. Allaha sorar. Allah yere sapladığın asan nerde büyürse, torbandaki balıkların nerde canlanırsa, nerde birden bire yağmur yağmaya başlarsa ve nerede iki deniz birbirine kavuşuyorsa (Mecma’ül-Bahreyn) orada onu bulursun demiş. Hazreti Musa onu bulmak için yaveriyle yollara çıkmıs. Ama bir türlü tarif edilen özelliklerde bir yer bulamamış. Sonunda Samandağ’ına varmıs ve yorgunluktan uyuyakalmış. Uyandığında yere sapladığı asasının yeşillendiğini, beraberinde getirdiği donmuş dalıkk denize doğru ilerlediklerini ve sürekli yağmur yağdığını görmüş. Denize yakın bir yerde de bir kuşun basını suya daldırıp çıkardığını görmüşler. Az ileride de bir balıkçı adam görmüşler. Bu arada kuş, ağzına bir damla su alıp havalanmış. İhtiyar balıkçı bunların yanına yaklaşarak kendi ilimlerinin, Allahın ilminin yanında ancak denizden alınan bu bir damla su kadar az olduğunu ifade etmiş. Musa, balıkçıya Hıdır’ı nasıl bulacağını sormuş. Balıkçı kendisinin yola çıkacağını soru sormaması ve işlerine karışmaması koşuluyla onu Hıdır’a götürebileceğini söyler. Musa kabul eder. Yola koyulurlar. Az bir zaman sonra balıkçı, kıyıda gördüğü kayıkları delmeye başlar. Musa sebebini sorar fakat balıkçı yanıtlamaz ve aralarında yaptıkları anlasmayı hatırlatır. Biraz daha ilerlemisler ve balıkçı bir çocuğu öldürmüs. Musa tekrar bunun sebebini sorsa da cevap alamaz. Asi ırmağının kenarında ilerlerken Harbiye’ye varmışlar. Burada ekmek yapan kadınlara rastlamışlar. Karınları acıktığı için ekmek istemisler fakat kadınlar vermemiş. Daha sonra yıkılmıs bir duvarın üzerine oturmuşlar. Balıkçı bu duvarı onarmış. Musa bunun sebebini sormus. Buna kızan balıkçı sinirlenmis ve bir bir anlatmaya baslamış. Kayıkları deldim çünkü padişah bütün sağlam kayıklara el koyuyordu. Çocuğu öldürdüm, çünkü büyüyünce kötü biri olacaktı. Bu duvarı onardım. Çünkü iki çocuğun ölmüs anne ve babaları çocukları büyüdüklerinde bulsunlar diye bir define saklamışlardı. Duvarı onarmasam yabancılar bu defineyi bulup çalabilirlerdi. Bunları sana anlattım.Der….

Bizde diyoruz ki….Ülkemiz..milletimiz…birliğimiz beraberliğimiz..Büyüğümüz…ailelerimiz.. nesillerimiz..Ümmeti Muhammed evladı ve alemi için …..BİZİM… ve bütünün hayrı için…iNŞAALLAH  ÜLKEMİZ daha da GÜÇLENSİN….

Hayrlar feth …..Şerler def  OLSUN…..

Sevgiyle…

(/A//Vit-amin.net/)

F İ L……..

filler

FFİLL

Bismillahirrahmanirrahim

Elem tera keyfe feale rabbüke bi ashâbil fîl. Elem yec’al keydehüm fî tadlîl. Ve ersele aleyhim tayran ebâbîl. Termîhim bi hicâratin min siccîl. Fecealehüm keasfin me’kûl.
Anlamı:

(Ey Muhammed! Kâbe’yi yıkmaya gelen) Fil sahiplerine Rabbinin ne yaptığını görmedin mi? Onların düzenlerini boşa çıkarmadı mı? Onların üzerine, sert taşlar atan sürülerle kuşlar gönderdi. Sonunda onları, yenilmiş ekin gibi yaptı.

Açıklama:

Kur’ân-ı Kerîm’in 105. suresidir. Mekke’de nazil olmuştur; beş ayettir. Adını birinci ayetinde geçen “fil” kelimesinden alır. Sure, önceki bir dönemde Allah’ın müminlere yardımını ve büyüklenenlere karsı gösterdiği gazabını anlatmaktadır.

Fil olayı:

Bu olay Hz. Peygamber’in doğduğu yıl olmuş ve orduda bulunan fillerden dolayı Araplar arasında “Fil Vak’ası”, geçtiği yıl ise “Fil Yılı” olarak meşhur olmuştur. Olay şöyle meydana gelmiştir:

Habeşistan Kralının, Yemen’e hükümdar tayin ettiği Ebrehe, Mekke’ye giden kervan ve Kâbe ziyaretçilerini çekmek ve San’a şehrini ticaret merkezi haline getirmek üzere burada Kalis denilen bir kilise yaptırdı. Ancak tapınağa gelen olmadı. Bunu öğrenen Ebrehe çok kızdı ve Kâbe’yi yıkacağına yemin etti. Büyük bir ordu hazırladı.Ordunun önünde, kocaman “Mamut” adlı bir fil vardı. 571 yılında altmış bin asker ve on fille Mekke’ye doğru yola çıktılar. Fillerin desteğindeki muazzam ordu, yoluna çıkanı ezip geçiyordu. Mekke’deki Kureyşliler bu gelişe bakarak Kâbe’nin yıkılacağına kesin olarak inanmaya başladılar.

Mekke yakınında Mugammes denilen yerde Ebrehe ordusu çadırlarını kurdu ve çevredeki Mekkelilere ait develeri yağmaladılar. Develerin içinde Abdülmuttalip’in de iki yüz devesi vardı. Ebrehe’nin elçisi Mekke’ye giderek Kureyşlilerin ileri gelenleriyle görüştü ve onlara sadece Kâbe’yi yıkmak için geldiklerini, kendileri ile savaşmayacaklarını bildirdi.

Abdülmuttalip de Ebrehe ile görüşmek üzere Ebrehe’nin yanına vardı. Ebrehe onu iyi karşıladı. Kâbe’yi yıkmaması için yalvaracağını sanıyordu. Fakat Abdulmüttalip, ondan develerini istedi.

Ebrehe:

“Seni ilk gördüğümde gözüme büyük bir şahsiyet olarak görünmüştün. Ama sen Kâbe’nin korunmasını isteyeceğin yerde develerinin peşine düşünce gözümden düştün.” Abdülmuttalib, “Ben develerin sahibiyim. Kâbe’nin de sahibi ALLAH …..O onu korur” dedi.

Abdülmuttalip develerini alıp Kureyş’ilerin yanına döndü, onlara olup biteni anlattı ve hepsi    Mekke’den kaçıp dağlara çekildiler.

Sabaha karsı Ebrehe, Mekke’ye ilerledi. Mamud denilen büyük fil, şehre yaklaşınca yere çöküverdi; kalkması için çok uğraştıkları halde kalkmadı. Öteki fillerin de, Kâbe yönünde sürüldüklerinde yere çöktükleri, başka bir yöne yöneltildiklerinde koşarak kaçmaya çalıştıkları görüldü.

Ebrehe ordusu Mekke’ye girerken deniz tarafından, daha önce o bölgede hiç görülmemiş, kırlangıca benzer kus sürüleri bir anda ortaya çıkarak Ebrehe ordusuna saldırdılar. Gaga ve pençelerinde taşıdıkları tasları ve çamurdan balçıkları askerlerin üzerine bıraktıklarında onlar, kurumuş, paramparça olmuş ağaç yaprakları gibi dağıldılar. Rehberleri Nufeyl kaçtı, askerler kuş saldırısında telef olup feci şekilde öldüler; yolda kalanlar, geriye dönenler de helâk oldular.

Mekke’liler bu mucizeyi dağlardan seyrederken Allah’ın iradesi karsısında hayret ve dehşet içindeydiler. Ebrehe, bu saldırıda etleri parçalanmış, çürümüş halde San’aya dönerken, Hasm kabilesinin yasadığı bölgede göğsü ikiye yarılarak acıklı şekilde öldü

Bu olay Peygamberimizin (sav)dünyaya geldiği yılda meydana geldiğinden, Peygamberimizin ilk mucizelerinden sayılmıştır.

Müşrik Kureyşlileri bu olay o kadar etkilemiştir ki, 360’tan fazla putlarını unutup yedi veya on sene Allah’a tapmışlardır. Fil suresinde Allah(CC)…. Fil ordusunun acıklı sonuna sadece ana hatlarıyla değinmiş ve müşriklere, Hz. Muhammed’in(sav) davetine karsı çıktıklarında, onların baslarına gelebilecek tehlike hatırlatmıştır.

(/A//Vit-amin.net/)

SÜLEYMAN ŞAH FIRAT….

ARMAa

Suriye’nin Halep ilinin Karakozak Köyü sınırları içerisinde bulunan ve Türkiye’nin kendi sınırları dışında sahip olduğu ekslav statüsündeki tek toprak parçasıdır.

Türbe’de Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu ve ilk padişahı Osman Gazi’nin dedesi ve Ertuğrul Gazi’nin (babası Süleyman Şah’ın ve iki askerinin naaşları bulunmaktadır.)…. Denilsede…

Milli Eğitim Bakanlığının Sayfasında…Ertuğrul Gazi; Oğuzların Bozok kolunun Kayı boyuna mensuptur. Babası Gündüzalp, annesi Hayme Ana’dır. Eşi Halime Hatun’dur. Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan Osman Bey’in babasıdır. Ertuğrul Gazi’nin diğer oğulları Saru Batu Savcı Bey ve Gündüz Bey’dir. Ertuğrul Gazi’nin kardeşleri ise Sungur Tekin, Gündoğdu ve Dündar’dır. IX.asırda Ertuğrul Gazi’nin ataları, yaklaşık 50 bin veya 70 bin hane olmak üzere diğer Oğuz boyları ile beraber Moğol istilasının da etkisiyle Buhara ve Semerkant (Özbekistan) üzerinden Ceyhun nehrini (Amuderya’yı) geçerek Horasan (Türkmenistan) bölgesinin Merv /Mohan şehrine yerleştiler. XI.asrın 2.yarısında Selçuklular’la beraber Azerbaycan üzerinden Doğu Anadolu’ya Van Gölü’nün batısında yer alan Ahlat’a ulaştılar….

Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Alp Arslan’ın Malazgirt Zaferi’nden sonra yeni vatan edinmek maksadıyla batıya yönelen Oğuz boyları arasında Süleyman Şah önderliğindeki Kayı Boyu da bulunmaktaydı. Süleyman Şah, yeni yurt aramak üzere çıktığı bu yolculukta Halep yakınlarındaki Caber Kalesi’ne gelir ve Fırat Nehri boylarına yerleşir. Buradan tekrar yeni yurt aramak üzere yola çıkar, ancak 1227 yılında Fırat Nehri’nin karşı kıyısına geçmeye çalışırken muhafızları ile birlikte Fırat sularında boğulur. Süleyman Şah’ın naaşı ve iki askeri Caber Kalesi eteklerine bir kümbete defnedilir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde imparatorluk sınırları içerisinde olan mezarın bulunduğu yere bir türbe yapılarak buraya “Türk Mezarı” adı verilir. Türbe ve Caber Kalesi, Osmanlı İmparatorluğu yıkılınca Fransız Suriye Mandası sınırları içerisinde kalmıştır. 20 Ekim 1921 tarihinde Türkiye ile Fransa hükûmetleri arasında imzalanan Ankara Antlaşması’nın 9. maddesi ve 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması’nın 3. maddesi gereğince Caber Kalesi ve türbe müştemilâtı ile berâber Türkiye Cumhuriyeti toprağı olarak kabul edilmiş ve Türkiye’ye burada muhâfız bulundurma ve bayrağını çekme hakkı tanınmıştır. Ankara Hükûmeti ile Fransa’nın 20 Ekim 1921’de imzaladıkları ve Caber Kalesi ile türbenin Türk toprağı olmasını öngören Ankara Anlaşması’nın görüşmeleri devam ederken son Halife II. Abdülmecid, TBMM’ne gönderdiği bir mektupta kendisinin ve Osmanlı Hanedanı’nın “atası” olan Süleyman Şah’ın mezarı konusunda Meclis’in gösterdiği alâkaya teşekkür etmiştir.Suriye hükûmeti, Fırat Nehri üzerinde 1968 tarihinde başlattığı Tabka Barajı’nın 1973 yılında tamamlanacağını ve barajın su toplamaya başlamasıyla Caber Kalesi ve Süleyman Şah’ın türbesinin tamamen sular altında kalacağını ileri sürerek Türk Hükûmeti’nden türbenin yerini değiştirmesini ya da türbenin Türkiye’ye naklini talep eden bir nota gönderdi. Türkiye de buna karşılık Suriye’ye bir nota verdi ve Keban Barajı’nın kapaklarını kapatarak Fırat Nehri üzerinden Suriye’ye su akışını engelledi. Karşılıklı bu restleşmenin ardından Türkiye bölgeye Devlet Su İşleri’nde (DSİ) görevli uzmanlar ve mimarlar gönderdi ve türbenin nereye taşınabileceğinin tespit edilmesini istedi. Ankara ve Şam hükûmetleri arasında uzun süren müzakerelerin ardından bir anlaşma imzalandı. Anlaşmaya göre;
Türbe, müştemilatı ile birlikte Halep–Hasseki yolu üzerinde bulunan Karakozak köyü yakınındaki yeni yerine nakledilecek,
Barajın kenarında türbenin bu günkü konumuna en yakın yerde mermerden bir kitabe dikilecek,
Türbenin bugünkü yerini tespit etmek maksadıyla göl üstüne bir şamandıra konacaktır.

1973 yılında türbe ve karakol, Halep’e 123, Şanlıurfa’ya 92 km uzaklıktaki Fırat’ın doğu kıyısındaki Karakozak köyündeki 10.096 m²’lik yeni yerine taşınmıştır. Bilinenin aksine günümüzde Türbe Caber Kalesi’nde değil, Halep’in Karakozak köyü yakınındaki yeni yerindedir.

1995 yılında, Suriye Hükûmeti bu kez de Fırat Nehri’nin daha üst kotlarında inşasına başladığı Teşrin Barajı sebebiyle Karakozak bölgesindeki Süleyman Şah Türbesi’nin bölge dışında başka bir alana ya da Türkiye’ye taşınması hususunu yeniden gündeme getirdi. Bunun üzerine Türkiye ile Suriye arasında yapılan görüşmeler sonucunda türbenin mevcut yerinin baraj gölünün olumsuz tesirlerinden korunması için tahkim edilmesine karar verildi. 2001 yılında Fırat Nehri üzerindeki Teşrin Barajı’nın tamamlanması nedeniyle türbenin taşınması bir kez daha gündeme geldi. Suriye tarafı bu defa türbenin şimdiki yerinden de kaldırılarak gösterecekleri ve Türk tarafının da kabul edeceği bir yere taşınmasını istedi. Ancak 57. Türkiye Hükûmeti’nin girişimleriyle proje, türbenin mevcut yerinin korunması yönünde değiştirildi.23 Ocak 2003 tarihinde Ankara’da “Süleymanşah Türbesi Tahkimat Projesinin Uygulanmasına İlişkin Ana Tutanak” imzalandı.Bu çerçevede 10 dönüm’lük türbe arazisi sınırları tahkim edilmiş, türbe binasının içi ve dışı onarılmış, karakol binası da yeniden inşa edilmiş ve Süleyman Şah Türbesi yeniden ziyarete açılmıştır.

Günümüzde türbe, Türkiye Cumhuriyeti 20. Zırhlı Tugayı 3. Hudut Alay Komutanlığı 2. Hudut Taburuna bağlı 25 asker tarafından korunmaktadır.isede TARİH 2015 ve 21-220Ocak bu mubarek türbe güvenlik gerekçesiyle başarılı bir operasyonla tekrar taşınarak güvenceye alınmıştır..

Kimlği konusunda birtakım tereddütler olsada  kutalmış oğlu Süleyman Şah ta bizim ATAmız…Osman gazi nin dedesi Gündüzalp de bizim atamızdır..Birbirlerinden    önem ve mahiyet olarak bir fark olmamakla beraber…Doğru tespit kaynaklar açısından önem taşır…

Selam olsun CEDDİMİZE…

(/Araştırma//Vit-amin.net/)

Kainatın SULTANI tarafından görevlendiriliş…

yaa M

Topkapı sarayımızın Has odasında bulunan kutsal emanetlere sanıldığı   kadar kolay olmayan …..şimdilerde düşlerde bile görülmeyecek bir mücadele ve özverinin  sonucunda sahip olunulmuş bir mubarek düş desek…..

Kutsal Hazineler…… Yavuz Sultan Selim in düşlerinden yansıyan bir mubarek düş  gibi Mubarek bir Emanettir…

Meşhur tarihçi ve şeyhülislam Hoca Sadüddın Efendi, babası Hasan Can ‘ın şöyle anlattığını naklediyor:

“Sultan Selım Han’ın adetleri idi ki çoğu geceleri kitap okumakla meşgulolup erken uyumazlardı. Zaman zaman bana okuturlar ve kendileri de dinlerlerdi. Bazen de dünya düzeni ile alakalı hususlardan söz ederlerdi. Bir gece uyku bastırmış, sağlığım da bozuk olunca yatağıma varıp uykuya dalmışım. Sabaha kadar uyumuşum. Birkaç gecedir uykusuz olduğum için gaflet basmış; güneş henüz doğmak üzere iken uyanarak acele ile kalkıp namazımı kılıp, hemen padişah hazretlerinin hizmetine koştum. Padişah:

“Bu gece görünmedin ne yapıyordun?” diye sordular. Birkaç gecedir uyumadığım için bu gece gaflet basıp hizmetten uzak kaldım, diye cevap vererek özür diledim.

Buyurdular ki: “Peki şimdi anlat bakalım ne rüya gördün?” diye sordular. Anlatacak bir rüya görmediğimi söyledim. Sultan hazretleri biraz kızgın bir sesle: “Bu nasıl sözdür? Nasıl olur da bir geceyi tamamıyla uyku ile geçirirsin ve de bir rüya görmemiş olursun! Herhalde görmüşsündür de anlatmıyorsun. Söyle gizleme.” dedi. Ben yine utanarak bir şey görmediğimi söyleyince mübarek başlarını eğip: “Tuhaf.” buyurdular.

Bana çok garip geldi, acaba tekrar tekrar bu soruyu niçin soruyordu? Hayretim giderek artıyordu. Huzurdan çıkıp telaşlı telaşiı giderken hazinedar ağaya rast geldim. Hazinedarbaşı Mehmed Ağa ki onunla aramızda kardeşlik bağı vardı. Kapıağası Hasan Ağa ile oturup konuşuyorlardı. Benim telaşımın sebebini öğrenmişti. Hasan Ağa gayet takva sahibi birisi idi. Namazında dikkatli ve ibadetine düşkündü. Fakat onu ağlarken gördüm, hemen kendisine yaklaşıp:

“Niçin böyle ağlarsın, bu halin nedir?” diye sordum. O da bana: “Bir şey yoktur.” dedi fakat hazinedar ağa söze karışıp” Hasan kardeş bu gece bir rüya görmüş.” dedi. Hemen o anda aklım başıma geldi ki padişah bana, bir rüya gördün mü diye ısrarla sordu, herhalde padişahın bu kadar ısrar etmelerinin sebebi boşuna değil. Hasan Ağa’ya:

“Hemen anlatın!” dedim. Ağayı zorladık ki anlatsın. Ağa ise anlatmaktan çekinip utandı ve: “Benim gibi yüzü kara bir günahkarın ne rüyası ola ki padişah katında söylensin. Kerem edip, ne olur bu teklifi bana yapmayın.” dedi.

Biz ise mutlaka anlatmasını istiyorduk. Ağa da sürekli kaçıyor ve anlatmak istemiyordu. Sonunda Mehmed Ağa: “Niçin söylemezsin ki bize, anlattığın zaman sana bir zarar mı gelecek, gizlenmesi mi icap ediyor, yoksa gizlenmesi senin için iyi mi olur?” deyince Hasan Ağa gözlerini açıp, çaresiz anlatmaya başladı:

“Bu gece gördüm ki bu eşiğinde oturduğumuz kapıyı hızlı hızlı çaldılar. Ne haber var acaba diyerek kapıya vardım. Gördüm ki kapı biraz aralanmış, o kadar ki dışarısı görülebiliyor. Ama insan sığmaz idi. Baktım gördüm ki kapının dışı nur yüzlü, uzunca, Arap simasında dört nur yüzlü kimse gördüm. Ellerinde birer sancak vardı. Kapıyı çalanın elinde padişahımızın ak sancağı vardı. Bana dedi ki, bilir misin biz niye geldik? Ben de buyurun dedim. Dedi ki, bu gördüğün kişiler Resulullah’ın ashabıdır. ‘ın selamı ve duaları onun üzerine olsun, bizi Resullullah Hazretleri gönderdi. Selim Han’a selam etti ve buyurdu ki:

Kalkıp gelsin, Haremeyn hizmeti ona ve onun nesline verildi, kalkıp gelsin. Bu gördüğün dört zat ki, bu Sıddık-ı A’zam, bu Ömerü’I-Faruk, bu Osman-ı Zinnureyn’dir. Ben de Ali Bin Ebı Talib’im. Var Selim Han’a söyle.” dedi.

Sonra gözümün önünden kayboldular. Bende çok büyük bir harikuladelik hasıl oldu, kan ve ter basıp sabaha kadar öyle baygın yatıp kalmışım. Daha sonra kalktığımda bu rüyanın tesirinden kurtulamadım. Ağa bunları hem anlatıp hem de ağlıyordu.

Ben bundan sonra işimi bitirip padişahın huzuruna gittim. Padişah tekrar dedi ki: “Senin bu gece sabaha kadar uyuyup da bir şey görmeyişin var ya, çok acayiptir. Söyle bakalım gerçekten sadece yatıp uyudun mu?” deyince dedim ki:

“Padişahım, o rüyayı bu Hasan kulunuz görmedi ise bir başka Hasan kulunuz görmüş, emriniz olursa arz edeyim.” Dediler ki: “Söyle bakalım, acele anlat.” Ben de eksiksiz anlattım. Anlattıkça mübarek yüzü kızarmaya başladı, ben devam ettikçe mübarek gözlerine yaşlar doldu.

Rüyayı anlatma işini tamamlayınca buyurdular ki: “Biz sana demez miyiz ki, biz bir yere memur olmadan hareket etmeyiz. Baba ve atalarım veli kullar idiler. Hepsinin kerametleri vardır. Biz onlar gibi olamadık diye bizi hafife alırsın.” diyerek kendi nefislerini bastırdı. Bundan sonra Yavuz Sultan Selım Han: “Hasan kulum da dıvanda bulunsun, tiz Mısır seferi hazırlıklarına başlansın.” emrini verdi.kutsal emanet

Has Oda, Fatih Sultan Mehmed döneminde padişahların Enderun avlusundaki özel dairesi olarak yapılmış ve 16. yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı sultanları tarafından ikamet amacıyla kullanılmıştır. Cülûs töreninde tahta çıkacak olan padişahın önce buraya girdiği, dua ettiği ve Has Odalıların biatlarını kabul ettikten sonra tören için dışarı çıktığı da bilinmektedir.hz.FATIMA

Has Oda’da bulunan Mukaddes Emanetler Dairesi, Yavuz Sultan Selim’in Halife olduğu 16. yüzyıldan 19. yüzyıl sonlarına kadar Osmanlı Padişahlarına çeşitli tarihlerde gönderilen dinî eserlerden oluşmaktadır. Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethi (1517) ile Hilafet, Abbasilerden Osmanlı padişahlarına geçmiştir ve bu olayın ardından, son Abbasi Halifesi III. Mütevekkil’de bulunan, Hz. Peygamber’in Hırkası (Hırka-i Saadet) Yavuz Sultan Selim’e verilmiştir. Kutsal emanetlerin İstanbul’a gönderilmesi, daha sonra da devam etmiştir. Özellikle Vehhabi’lerin kutsal mekân ve eşyalara saldırılarının arttığı dönemlerde kutsal emanetler, daha iyi korunabilmeleri amacıyla peyderpey Mukaddes Emanetler Dairesi’ne gönderilmiştir. Bunun yanı sıra, I. Dünya Savaşı sırasında da, Medine’deki kutsal emanetler yine aynı amaçla Topkapı Sarayı’na gönderilmiştir.peyg. ayakizi

16. yüzyıldan 20. yüzyılın ilk yarısına kadar toplanan mukaddes emanetlerin en önemlileri arasında Hz. Muhammed’in hırkası, sakalı, Uhud Savaşı’nda kırılan dişinin saklandığı mahfaza, ayak izleri, mektupları, oku ve kılıcı yer almaktadır. Diğer peygamberlere ve ashabına ait emanetlerin arasında ise Hz. İbrahim’in tenceresi, Hz. Musa’nın asası, Hz.Davud’un kılıcı, Hz. Yusuf’un cübbesi, ashaba ait kılıçlar ile Hz. Fatma’ya ait gömlek, hırka, seccade ve sandık bulunmaktadır.

Ne kadar büyük bir şeref….Kainatın kutsal emanetlerini bizim Sultanlarımıza ve bizim neslimize emanet etmişler…Sonsuz şükürler…

Bu bilinç ve sevgiyle….

(/Araştırma//Vit-amin.net/)

Medine nin KUTSAL Savunması…Kutsal HAZİNE..

ya resulallah

Osmanlı Devleti 1. Cihan Harbi’nde yedi cephede düşmanlanyla çarpıştı. Bu cephelerden Filistin-Hicaz cephesinde maalesef yenilmiştik. Mondros mütarekesi hükümlerine göre bütün ordumuz silahlarını teslim ederek, kendileri de galip müttefiklere teslim olacaklardı. 0 cephedeki diğer ordularımız teslim oldu, bunun tek istisnası Hicaz kumandanı Fahreddin Paşaydı. Istanbul’dan kendisine yapılan ‘teslim ol’ emrini dinlemiyor, ‘ben Efendimiz (sav)’in merkad-i mübareklerini teslim edemem’ diyerek bütün telkinleri geri çeviriyordu.

Her ne kadar Ingilizler, Medine-i Münevvere’ye doğrudan girememiş ve askerini sokamamışlar ise de, meşhur casusları ‘Lawrens’ vasıtasıyla satın aldıkları bazı kabile şeyhleri ve o zamanki Mekke Şerifi Hüseyin vasıtası ile Medine’yi tazyik ettiriyorlardı. Neticede Mescid-i Nebeviyi, Merkad-i Mübareki ve o mukaddes beldeleri aylar süren, aç ve susuzluğa rağmen devam eden müdafaa neticesinde teslim etmek istememiş 2 YIL dan fazla bir zaman içeren savunmasına aç susuz sadece askerlerine çekirge yedirerek devam etmiş en son askerlerinin teslim olalım ısrarıyla göz yaşları içinde bu mubarek şehri teslim etmek mecburiyetinde kalmıştır… Oradaki mukaddes emanetlerden, 80 sandık kadarını zabıtlar tutarak, lstanbul’a gönderdi. Gerçi bazı sandıklar o zamanın Şam valisi tarafından açılmış ise de ne olduğu hakkında yeterli bigi olmamakla beraber emanetlerin bir kısmı Istanbul’a gelmiştir.Bu mubarek paşamızın aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyor…Allah sizlerden gani gani razı olsun diyoruz….medine turk surları

İki yıl yedi ay süren şanlı direniş Fahreddin Paşa, elinde bulunan son derece kısıtlı imkanlarla Medine`yi iki yıl yedi ay boyunca müdafaa etti. Önce Medine ve çevresinde bir güvenlik hattı oluşturmak için Asar Bogazı, Bi`r-i Derviş, Bi`r-i Abbas ve Bi`r-i Reha mevkilerini asilerden temizledi. 29 Agustos 1916`da Medine çevresinde 100 kilometrelik bir emniyet şeridi meydana getirilmiş oldu. Fahreddin Paşa Medine`yi savunabilmek için İstanbul`dan devamlı takviye kuvveti istiyor, OsmanlI hükümeti de onun isteklerine cevap verebilecek durumda olmadıgını bildiriyordu. Osmanlı hükümetinin Hicaz`ı kısmen boşaltma kararı alması üzerine, Fahreddin Paşa yağma ihtimaline karşı Medine`de Hz. Peygamber s.a.v.`in mübarek makamında bulunan mukaddes emanetlerin İstanbul`a nakledilmesini teklif etti. Sorumluluk kendisinde olmak şartıyla, teklifi hükümet tarafından kabul edildi. Fahreddin Paşa bir komisyon kurarak tek tek kontrol ettirdiği otuz parçadan oluşan mukaddes emanetleri 2000 askerın koruması altında İstanbul`a gönderdi.
Çoğunlukla Türklerin ve Padişahların Medine`ye gönderdikleri ve sadece maddi değil, tarih ve sanat bakımından da eşsiz ve her bakımdan çok değerli eşyayı (Kutsal Emanetler) kendi öz düşünce ve kararıyla ve bütün sorumluluğunu da üzerine alarak yetkili kurulca kütük kayıtlarına göre sayımını yaptırarak sandıklara yerleştirtip bir bölük asker korumasında 14 Mayıs 1917 de İstanbul`a göndermek suretiyle Türk Milletini hakkı ve malı olan değerli bir hazineye kavuşturmuştur. `Malumunuz olsun ki; kahraman askerlerim, İslamlığın göz bebeği olan Medine`yi son fişeğine, son damla kanına, son nefesine kadar muhafaza ve müdafaaya memurdur. Buna askerce and içmiştir. Bu asker Medine`nin enkazı içinde ve nihayet Ravza-i Mutahhara`nın yeşil türbesi altında kan ve ateşten örülmüş kızıl bir kefenle gömülmedikçe, Medine Kalesi`nin burçlarından ve Mescid-i Saadet minarelerinden Türk`ün al bayrağı alınmayacaktır` demiştir..

Bu değerli eşyanın başlıcaları şunlardır:
* Hz. Osman İbni Affan`ın ceylan derisine el yazması Kur`an,
* 5 adet eski el yazması Kur`an ve 4 Eczayı Şerife (Kur`an cüzleri)
* 5 adet Kur`an Kabı (Değerli taşlarla bezenmiş altın kaplamalı),
* 1 adet Hılye-i Şerif (Gümüş çerçeveli yeşil kadife üzerine pırlanta ve incilerle Peygamberimizin adı yazılı ve gümüşten bir güneş resimli),
* 1 adet Som altın üzerine pırlanta ile Kelime-i Şahadet yazılı levha),
* 7 adet Tesbih (Pırlantalı, incili, mercanlı ve anber),
* 2 adet Rahle (Gümüş kaplama işlemeli),
* 1 adet Tuğra (Sultan aziz Han`ın pırlantalı ve altın),
* 4 adet Sancak Başı ve 3 Kılıç,
* 1 adet Kevkebi Dürri adlı 4 parça elmas (100, 80, 40 ve 20 karat. Altın üzerine oturtulmuş ve çevresi elmas ve yakutlarla bezenmiş),
* 14 adet Askı (Pırlanta ve zümrütlerle bezenmiş altın),
* 11 adet Kandil askısı (Pırlanta, zümrüt, yakut ve incilerle bezenmiş altın),
* 1 adet Altın Kandil (Değerli taşlarla bezenmiş)
* 1 adet Altın Kahve Askısı
* 7 adet Şamdan (Değerli taşlarla bezenmiş altın)
* 1 adet Altın Makas,
* 8 adet Gülabdan v e 12 Behurdan (Değerli taşlarla bezenmiş),
* 2 adet Çelenk, 10 Yıldız-Çiçek İğne, 1 Yaprak (Pırlanta, zümrüt, yakut ve incilerle bezenmiş altın), * 1 adet Pırlanta Yüzük,
* Gerdanlık, küpe, bilezikler, kemer ve kemer kaşı (Değerli taşlarla süslenmiş altın),
* Altın ve gümüş zincirler, değerli taşlarla bezenmiş altın mücevherat kutu ve çekmeceleri,
* Kütük`te 83 No.da yazılı 84 karat inci taneleri, 15 parça zümrüt, 27 parça yakut ile 53 parça pırlanta-elmas, ayrıca 20 ayar 2 kilo 935 gram altın ve 908 kilo 250 gram gümüş.

Kutsal Hazine İstanbul`a gönderilen bu değerli eşyaların kütük`te o zamanki değerleri de yazılıdır. 14 Altın askı arasında birisi 5 milyon, ikisi birer milyon ve biri üçyüz bin Osmanlı Altını değerindedir. 7 Şamdandan ikisi 155 cm boyunda ve 50 kilo ağırlığında ve herbirinin üzerinde 6280 tane pırlanta vardır ve değeri 70 000 Osmanlı altınıdır. Kevkebi Dürri adlı büyük elmasın değeri ise 1 300 000 Osmanlı altınıdır. Ayrıca bu eşyalar arasında 49 parça şal ve sırma işlemeli perde vardır. Medine`de bulunan Sultan Mahmut ile Arif Hikmet Bey ve diğer bazı kütüphanelerde bulunan değerli eserler de bu eşyalara birlikte gönderilmiştir.

medine fatihi

Ey İnsanlar! Malumunuz olsun ki yiğit ve kahraman askerlerim, bütün İslam’ın sırtını dayadığı yer, manevi gücün desteği, Hilafetin gözbebeği olan Medine’yi son kurşununa, son damla kanına, son nefesine kadar muhafazaya ve müdafaaya me’murdur. Buna Müslümanca, askerce azmetmiştir. Bu asker, Medine’nin enkazı ve nihayet Ravza-i Mutahhara’nın yeşil türbesi altında, kan ve ateşten dokunmuş bir kefenle gömülmedikçe, Medine-i Münevvere kalesinin burçlarından ve nihayet Mescid-i Saadet minareleriyle yeşil kubbesinden al sancağı alınmayacaktır! Allah-u Teâlâ bizimle beraberdir! Şefaatçimiz O’nun Resulü, Peygamber Efendimiz’dir.

“Ya Resulallallah biz Seni bırakmayız!”

Sonsuz sevgi ve saygı…Sonsuz  Salatu Selam olsun…

Sevgiyle….

(/Araştırma//Vit-amin.net/)

DİYARBeKiR … Dosttan Dostlara SELAM….

vaaaa

M.Ö 200’de Amidi Asur hükümdarı Adad-Nirari’ye ait bir kılıç kabzasında şehrin adı “Amid” ya da “Amidi” olarak geçmektedir. Roma ve Bizans kaynaklarında şehrin adı “Amid.. O’mid.. Emit.. Amide” şeklinde adlandırıldığı görülmektedir. 11. yüzyılda yöreye gelen Türkmenler şehirdeki yapılarda kullanılan siyah renkli taşlardan dolayı şehre “Kara Amid” demişlerdir. Arap egemenliği sırasında “diyār ve “Bekr” isimleri içindeki bakır rezervlerinden dolayı bakır diyarı demek olan Diyâr-i Bekr olarak  anılmaya başlanmış ve böylece kayıtlara geçmiştir..Diyar-ı bekr” daha sonraları “Diyarbekir”; Osmanlı’nın son yıllarına kadar daha çok bir bölge adı olarak kullanılmıştır.

Diyarbekir….Anadolumuzun …Türkiyemizin  bağrında  İslam uğruna şehit düşmüş  sahabeleri ve peygamberleri  ile  Allah dostlarını yatırdığı…şerefli bir  şehridir…

Diyarbakır’da 8 peygamber mezarı  vardır… 3 peygamber makamı ve 541 sahabe kabrinin varlığı bilimsel çalışmalarla geçen sene tescillendi. Buna göre Diyarbakır’da Hz. Zülküf, Hz. Elyesa, Hz. Asaf bin Behriya, Hz. Enüş, Hz. Melak, Hz.Rüveym, Hz. Harut ve Hz. Danyal peygamberlerinin kabirleri var. Ayrıca Hz. Zülküf, Hz. Yunus ve Hz. İlyas peygamberlerinin de makamları bulunuyor.

Peygamber şehri olarak bilinen Şanlıurfa’da ise farklı zamanlarda Hz. İbrahim, Hz, Eyüp, Hz. Elyesa, Hz. Şuayb ve Hz. Lut’un yaşadığı; Hz. Eyüp ve Hz. İbrahim’in de makamlarının bulunduğu biliniyor.

Yüce Rabbimiz En`âm Suresi’nin 86. ayetinde “İsmail, Elyesa `, Yûnus ve Lût`a da yol gösterdik” hepsini âlemlere üstün kıldık” ve aynı surenin 89. ayetinde de “İşte onlar kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir” buyurmaktadır.

Sa’d Suresinin 48. ayetinde ise Elyesa’ (a.s.) şöyle anılır: “İsmail`i, Elyesa`ı, Zülkifl`i de an. Hepsi de iyilerdendir”.

Elyesa’ (a.s.)’ın, İslâmî kaynaklarda “Elyesa` b. Ahtûb b. Acûz” şeklinde verilen şeceresi dışında onunla ilgili kesin bir bilgi bulunmamakla birlikte, İlyâs (a.s.) devrinde yaşadığı ve ondan sonra peygamber olarak görevlendirilmiştir.

Nebî Elyesa’ (a.s.)’ın, İsrailoğullarını doğru yola davet etmesine rağmen çok azının kendisine inandığı, çoğunluğun ise iman etmediği, kendisine iman etmeyen ve gerekli dersleri almayan İsrailoğullarının büyük bir kısmının başına ise Asurluların musallat edildiği ifade edilmektedir.

Kitâb-ı Mukaddes’ te Elişa adıyla zikredilen peygamberin Elyesa’ (a.s.) olduğu tahmin edilmektedir. Buna göre Hz. Elyesa’ milâttan önce VIII. yüzyılda İsrail Krallığı`nda yaşayan Şafaf’ın oğludur. Tanrı`nın emri üzerine İlyâs Peygamber tarafından kendisine halef olarak seçilmiştir. İlyas (a.s.)’ın vefatından sonra da doğru yola daveti sürdürmüştür.

Hz. İlyâs`ın ölümünden sonra Hz. Elyesa’ (a.s.)’ın, peygamberlik görevine Eriha`da (Batı Şeria/Filistin) başladığı ve pek çok mucize gösterdiği de Kitab-ı Mukaddes`te anlatılmaktadır. Hz. Elyesa’ (a.s.)’ın, İsrail Kralı Yoaş zamanında vefat ettiği tahmin edilmektedir.

1316/1898, 1321/1903 ve 1323/1905 tarihli Diyarbakır Salnâmeleri’nde Hz. Elyesa’ (a.s.)’ın Eğil’de medfûn olduğu ifade edilmektedir. Bununla birlikte, bölge halkı da, Hz. Elyesa’ (a.s.)’ın mezarının Eğil’de olduğunu asırlardır kökleşmiş bir inançla kabul etmektedir.

Nebî Elyesa’ (a.s.)’ın naaşının naklinden önceki türbesi, Diyarbakır’ın Eğil İlçesi’nin Çarıkören Mahallesi’ndedir. Eski bir caminin bitişiğinde bulunan bu türbe, iki kemer üzerine oturtulmuştur. Dicle Barajı’nın yapılmasıyla birlikte, baraj gölü havzasında kalan, Elyesa’ ve Zülkifl Peygamberlerin naaşları, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün işbirliği neticesinde 13–16 Eylül 1995 tarihleri arasında Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce Kale Mahallesi’nde, Nebî Harun Tepesi’nde yaptırılan türbeye nakledilmiştir.

Nakil için dokuz kişiden oluşan bir heyet kurulmuştur. Heyette; dönemin Eğil Kaymakamı Selim Çapar, İlçe Müftüsü Ekrem Abbasioğlu, Kaymakamlık V.H.K.İ Mahmut Lâçin, Müftülük memuru Burhanettin İncedursun, fahri İmam-Hatipler Ömer Kalkan ve Sadullah Kızılay ile birlikte Bahattin Köksal, Mehmet Kaya ve Tahir Korkut adalarındaki işciler görev almıştır. İlk olarak, Hz. Elyesa’ (a.s.)’nın kabrinin açılmasına başlanmış ve bu faaliyet iki gün sürmüştür (13–14 Eylül 1995). İkinci gün sonunda naaşa ulaşılmıştır. Elyesa’ Peygamber’in naaşı, Eğil ilçesine hâkim durumda bulunan ve Nebî Harun-ı Âsafî’nin kabrinin de bulunduğu tepedeki türbeye nakledilmiş ve bu durum 18.09.1995 tarih ve 06 sayılı Komisyon Kararı ile de tespit edilmiştir.Heyette bulunanların, cesedin çürümediğini yönündeki görüşleri gazetelere de yansımıştır.

Kale Mahallesi’nde Nebî Harun Tepesi’ndeki türbenin yanında Elyesa’ Camii de bulunmaktadır. Cami ve türbenin mülkiyeti Vakıflar Genel Müdürlüğüne ait olup cami faal durumdadır.Eğil’de Nebî Harun Tepesi’nde bulunan cami ve türbe, Vakıflar Genel Müdürlüğü veritabanında “Elyesa Peygamber Camii, Zaviye ve Türbesi” adıyla ve21.06.02/02 envanter numarası ile “Türkiye Kültür Mirasları” arasında kayıtlıdır.

Kaynaklarda Zülkifl (a.s.)’ın, Hz. Eyyûb (a.s.)’ın oğlu Bişr olduğu belirtilmektedir. Yüce Allah, Hz. Eyyûb (a.s.)’dan sonra O’nu peygamber olarak göndermiş ve halkı, “Tevhîd Akidesi’ne: Allah`ın birliğine inanmaya” davet etmesini emretmiştir.

Yüce Allah… Enbiya Sûresi’nde… Eyyûb (a.s)’ın kıssasından sonra Zülkifl (a.s.) hakkında “Ve İsmâil`i, İdris`i ve Zülkifl`i hatırla ki, onların hepsi sabredenlerdendi. Ve bu yüzden onların hepsini rahmetimizle kuşatmıştık; onlar gerçekten dürüst, erdemli ve sâlih kimselerdi”. buyurmaktadır.

Zülkifl (a.s.)’ın Kur’an-ı Kerim’de peygamberlerin isimleriyle birlikte zikredilmesi, sabredenlerden, seçilmişlerden ve Allah tarafından ödüllendirilenlerden olduğunun belirtilmesi, onun da peygamber olduğunu gösteren bir delildir. Hz. Zülkifl (a.s.)’ın mezarının Eğil İlçesi’nde…. makamının ise Ergani’de olduğu kabul edilmektedir.

Hz. Zülkifl (a.s.)’ın makamı (bir süre kalığı yer), Ergani İlçesi’nin 6 km. kuzeyinde bulunan “Zülküfil” veya “Makam” ismi verilen dağın zirvesindedir.

Zülkifl (a.s.)’ın makamı/Ergani İlçesi

( Diyarbakır Salnâmeleri’nde  1301/1883, 1308/1890 ve 1318/1900 tarihli)Nebî Zülkifl (a.s.)’ın makamının Ergani’de bulunduğu ve bu makamın müzeyyen bir surette tamir ve tefriş edildiği bilgisi bulunmaktadır.

Ali Emirî Efendi (ö. 1924) Osmanlı Vilâyât-ı Şarkıyyesi adlı eserinde 1297/1879 yılında Abidin Paşa ile Elazığ’a giderken Ergani’ye uğradıklarını, Zülkifl (a.s.)’ın makamını ziyaret ettiklerini ifade etmektedir. 1307/1889 yılında Diyarbakır’da bulunmuş olan Arif Paşa, Seyahatnamesi’nde Ergani Kasabası’na gittiklerinde ilk önce Hz. Zülkifl (a.s.)’ın makam-ı mukaddeslerini ziyaret ettiklerini ifade ederek türbe ve türbenin çevresini ayrıntılı olarak tasvir etmektedir.

Makam Dağı’nda bulunan Zülkifl Nebi Zaviyesi’nin hangi tarihte ve kim tarafından yaptırıldığına dair kesin bilgi olmasa da, 924/1518 tarihli Tahrir Defterleri’nde vakıf kaydının bulunması, Osmanlı döneminden daha önceyi işaret etmektedir. Ayrıca 937/1530 tarihli Osmanlı Tahrir Defterleri’nde de Hz. Zülkifl (a.s.)’ın türbesi ve türbeye vakfedilen gelir hakkında bilgiler bulunmaktadır. 1285/1868 yılında Diyarbakır valiliğine atanan Kurt İsmail Paşa’nın, Zülkifl Nebî Türbesi’ni ziyarete gelenler için bir daire ile sarnıç inşa ettirdiği de bilinmektedir.

İçinde Hz. Zülkifl (a.s.) makamı bulunan ve türbe olarak adlandırılan bu yapı, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nce 09.06.2008 tarihinde başlayan restoresi tamamlanmıştır. Bu yapının içerisinde yaklaşık 20–30 kişinin namaz kılabileceği küçük bir mescid de bulunmaktadır. Ulaşımı kış mevsiminde zor olan türbe, diğer zamanlarda sürekli ziyarete açıktır.
Zülkifl Nebi (a.s.) Makamı, Vakıflar Genel Müdürlüğü veritabanında “Zülkifl Nebi Türbesi” adı ve 21.07.01/08 envanter numarası ile “Türkiye Kültür Mirasları” arasında kayıtlıdır. Ayrıca türbe, Diyarbakır Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından 20.02.1991 tarih ve 656 sayılı Kurul Kararı ile tescillenmiş ve korumaya alınmıştır.
Yöre halkı tarafından yoğun bir şekilde ziyaret edilen Ergani ilçesinde bulunan Makamın bakımı, muhafazası ve gelen ziyaretçilerin bilgilendirilmesi Ergani İlçe Müftülüğünce görevlendirilen bir imam-hatip tarafından yapılmaktadır.

Hz. Zülkifl (a.s.)’ın kabri, Eğil İlçesi’nde, Nebi Harun Tepesi’ndeki türbesinde bulunmaktadır. Hz. Zülkifl (a.s.) kabri daha önce bulunduğu yerden Dicle Baraj Gölü havzasında kalacağı için Elyesa’ın kabri ile birlikte, Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü arasında yapılan işbirliği ve dönemin Eğil Kaymakamı’nın başkanlığında oluşturulan komisyon marifetiyle 13–16 Eylül 1995 tarihleri arasında, Nebî Harun Tepesi’nde yaptırılan türbeye nakledilmiştir.

Hz. Zülkifl (a.s.)’ın naaşının nakli için çalışmalara Nebî Elyesa’ (a.s.)’ın naaşının naklinden sonra başlanmıştır. Bu nakilde görev alan kişiler, Hz. Zülkifl (a.s.)’ın naaşının bulunduğu mezarın açılmasında, mezarın, dönemin çimentosu olarak bilinen Kels-i hacer adlı bir madde ile kaplı olduğu için çok zorlanıldığını ifade etmişlerdir. Hz. Zülkifl (a.s.)’ın naaşı, 15–16 Eylül 1995 tarihleri arasında Kale Mahallesi’nde önceden hazırlanan türbeye nakledilmiştir. Heyette bulunanların Hz. Zülkifl (a.s.)’ın naaşının çürümediğini gördükleri hususundaki ifadeleri basında yer almıştır. Nebî Elyesa’ (a.s.) ve Nebî Zülkifl (a.s.)’ın naaşlarının çürümemiş olması, Hz. Peygamber’in (s.a.v.), “Cenabı-ı Hak, toprağa, peygamberlerin cesedini çürütmeyi haram kılmıştır” hadisi ile irtibatlandırılmıştır.

Ülkemizin ….cennet vatanımızın her bir karışı kutsal ve mubarek…Bu mubarek toprakların  mubarekliğini  daha da artıran  bu yüce  nurani varlıklara ve tüm  şehitlerimize başta  Peyg. Efendimiz (sav) olmak  üzere   tüm dostlara ….Selam  olsun….

Sevgiyle…..

(/Araştırma//Vit-amin.net/)

İSLAM KONFERANSI ÖRGÜTÜ….

İSLAMMM

Eylül 1969 tarihinde Fas’ın başkenti Rabat’ta toplanıp, İslam ülkelerini çatısı altında toplamak üzere kurulan 57 üyeye sahip, Avrupa Konseyi veya Birleşmiş Milletler gibi uluslararası hukuk tüzel kişiliğini haiz bir uluslararası teşkilattır. Pakistan’daki 2. toplantılarında İslam Kalkınma Bankası’nın kuruluş planı gündeme getirildi. Bunun ardından İKÖ maliye ve ekonomik işleri bakanları 1973 yılında katıldıkları Cidde toplantısında mali ve parasal bir müessesenin kuruluşunun önemini vurguladılar. Nihayet İslam Konferansı Teşkilatı’nın 20 Ekim 1975 tarihli zirve toplantısında İslam Kalkınma Bankası’nın kuruluş planı onaylandı. Bugün İslam aleminin tek çatı altında toplandığı tek kuruluş sıfatına sahiptir.

Üyeleri; Afganistan, Arnavutluk, Azerbaycan, Bahreyn, Bangladeş, Benin, Birleşik Arap Emirlikleri, Brunei, Burkina Faso, Cezayir, Cibuti, Cad, Endonezya, Fas, Filistin, Gabon, Gambiya, Gine, Gine Bissau, Guyana, Irak, İran, Kamerun, Katar, Kazakistan, Kırgızistan, Komor Adaları, Kuveyt, Libya, Lübnan, Malezya, Maldiv Adaları, Mali, Mısır, Moritanya, Mozambik, Nijer, Nijerya, Özbekistan, Pakistan, Senegal, Sierra Leone, Somali, Sudan, Surinam, Suriye, Suudi Arabistan, Tacikistan, Togo, Tunus, Türkiye, Türkmenistan, Uganda, Umman, Ürdün, Yemen. Ayrıca, KKTC, Bosna Hersek, Rusya, Orta Afrika Cumhuriyeti ve Tayland gözlemci üyedir.

İstanbul’da 1976 yılında toplanan Dışişleri Bakanları Yedinci İslam Konferansı, İslam Ticaret ve Sanayi Odasının kurulması fikrini ortaya attı. Yine İstanbul’da Ekim 1976’da toplanan Ticaret ve Sanayi Odaları İlk Konferansında fikir kabul edildi; Karaçi / Pakistan’da 1978’de düzenlenen İkinci Konferansta da Sözleşmesi kabul edildi. İslam Ticaret ve Sanayi Odası (İngilizcesi: İslamic Chamber of Commerce and Industry), İslam Konferansı Örgütü’nün ilgili bir kurumudur ve 57 üye ülkedeki özel sektörü temsil etmektedir. Başlıca amacı üye ülkeler arasında, ticaret, bilgi teknolojileri, sigorta, navlun, bankacılık, yatırımların ve ortaklıkların güçlendirilmesi için işbirliğini hedeflemektedir. Üye ülkelerin Ticaret ve Sanayi Odalarının Ulusal Odaları /Birlikleri / Federasyonlarının üye olduğu bir örgüttür.

(/Araştırma//Vit-amin.net/)