Kategori arşivi: HASTALIKLAR

VİTAMİN D ve GÖZLER

GÖRSVitamin D ve Göz Sağlığı

D vitamininin insan sağlığı üzerindeki önemini yeni yeni fark ediliyor. Bu vitaminin insandaki 200’den fazla geni etkilediği ve bu genlerle birçok önemli hastalık arasında bağlantılar bulunduğu anlaşılmıştır. Araştırmalar, son derece yaygın biçimde ortaya çıkan D vitamini eksikliğinin giderek arttığına dikkat çekiyor. D vitamini eksikliği dünyada 1 milyardan fazla kişide bulunuyor. Türkiye’de ise her üç erişkinden ikisinin D vitamini eksik. Eksiklik genelde gençlik ve orta yaş döneminde çok fazla fark edilemiyor. Ancak kanda ölçümle saptanabiliyor. Rahatsızlık, yaş ilerledikçe ve D vitamini eksikliği derinleştikçe hissediliyor.
Vitamin D Eksikliği Nedenleri

Vitamin D eksikliğinin en sık nedeni yeterince güneş alamamaktır. Bundan dolayı, mesai saatlerini ofiste geçirenler risk altında. Uzmanlara göre tek çözüm her gün 10-15 dakika güneş molası vermek. İnsan metabolizması için gerekli D vitamininin sentezlenmesi için vücudun yüzde 6’sının, yani el, yüz ve kolların minimal kızarıklık oluşacak şekilde doğrudan güneş görmesi gerekiyor.

Güneşten koruyucu krem ile yağların kontrolsüz ve bilinçsiz kullanımı

Bronzlaşmanında D vitamini üretim kabiliyetini azaltabileceği düşünülüyor.
Vitamin D eksikliği ile ilişkili göz rahatsızlıkları

Miyop

Yaşa bağlı sarı nokta hastalığı

Sinir tabakasında incelme

Mevsimsel allerjik konkonktivit

Diyabete bağlı göz hastalıklarında ilerleme
D Vitamini eksikliği tanısı
D vitamini eksikliği ve yetersizliği tanısı kandaki D vitamini düzeyleri ile konabilir. 30 ng/ml üzeri normal 20-30 ng/ml arası D vitamini yetersizliği 20 ng/ml altı D vitamini eksikliği olarak tanımlanır.
Tedavi
D vitamini için en doğal ilaç güneş. D vitamininin yüzde 90’ı güneş sayesinde alınıyor. D vitamini yıkıma uğrayan bir molekül ve 21 günlük yarı ömre sahip. Yani, yazın güneşlenerek vücutta D vitamini sentezini uyarmak ve kışın kullanmak üzere depolamak mümkün değil. Çünkü D vitamini kısa ömürlü bir vitamin. Bundan dolayı yıkımı ve yapımı dinamik olması sebebiyle sürekli alınması gerekiyor. D vitaminine en çok ihtiyaç duyan yaşlılarda dahi, sadece el, yüz ve ön kolların haftada 2-3 defa, pembeleşmeyecek kadar güneş ışığı alması yeterli. Kapalı bir mekânda mesaisini geçiren kişiler için günlük 10-15 dakika güneşlenmek yeterlidir.
Erişkin bireyin günlük 400 ila 600 ünite arasında değişen D vitamini alması gerekiyor. Yaygın kanının aksine, süt ve süt ürünleri bu ihtiyacı karşılamıyor. Haftada iki kez deniz balığı tüketilmesi, bu balıkların da somon ve uskumru gibi yağlı olması gerek.

Eğer güneşlenme imkânınız yoksa D vitamini ilaçlarla alınabilmektedir. Ancak kandaki D vitamini seviyesini ölçmeden, yani doktor tavsiyesi olmadan asla alınmamalı. Çünkü fazlasının bebeklerde zihinsel ve fiziksel geriliğe, çocuklarda boy kısalığına ve zehirlenmelere sebep olduğunu söylemekte yarar var.

Kaynak:Gaziantep Ünv.Y.D.D.Necip Kara

(/Araştırma//Vit-amin.net/)

OTOİMMÜN Hastalıklar…..

ghh

Otoimmün Tiroidit (Haşimato) Hastalığı ve

Selenyum Tedavisi

Tiroid bezi, boynun ön tarafında, gırtlağın alt hizasında, kelebek şeklinde bir organdır.

Her iki yanında ses telleri ile ilgili sinirler ve arkasında paratiroid bezleri bulunur.

Tiroid bezinde, gıdalarla alınan iyot kullanılarak, tiroid hormonları üretilir. Bunlar, T4 (tiroksin) ve T3 (triiodotironin)’dür. Tiroid bezinde bunların dışında, kalsitonin denen başka bir hormon daha üretilir, bu hormon, kandaki kalsiyumun kemiklere alınmasında görevlidir.

Ancak tiroid hormonları denince genellikle kastedilen T4 ve T3’tür.

T4 ve T3’ün bir kısmı, kanda diğer maddelere bağlanır. Asıl etkili olan kısım bağlanmamış (Serbest – Free) olanlardır. Bu yüzden T4 ve T3 yerine, artık FT4 ve FT3 tetkikleri istenmektedir.

Vücudumuzdaki savunma hücreleri, anne karnından itibaren kendi hücreleri ile tanıştırılır. Böylece, mikrop gibi yabancı hücrelerle savaşırken, kendi hücrelerine zarar vermemesi sağlanır. Bazen, nedeni çok açık olmamakla birlikte, bazı iç ve dış etkenlerle (özellikle sigara, katkı maddeleri gibi…) hücrelerimizin kimliğinde değişiklikler olur. Değişen bu hücreler, savunma hücreleri tarafından yeni bir hedef hâline gelir. Bu tür hastalıklara, kendi kendine immün reaksiyon hastalığı anlamına gelen, “otoimmün hastalıklar” denir. Eklem ve kâlp romatizması, bu çeşit hastalıklardandır. Savunma hücrelerinin hedefi, tiroid hücreleri olursa, buna “otoimmün tiroidit” denir. Uzun süre, hastalığı ilk kez tarif eden Japon bilim adamının adı ile, “Haşimato tiroiditi ya da Haşimato hastalığı” olarak anılmıştır.

Genellikle eklem ve kâlp romatizması halkımız tarafından iyi bilinse de, ortalama her yüz kadından 13’ünü ve her yüz erkekten 3’ünü etkileyen “otoimmün tiroidit” pek bilinmez.

Savunma hücreleri hem doğrudan, hem de ürettikleri antikorlarla (TPOAb ve TgAb) tiroid hücrelerine saldırır.

TPOAb, tiroid hücresi içinde bulunan “tiroid peroksidaz” maddesine karşı üretilmiş antikordur. (Çok doğru olmamakla birlikte) bazen Anti-M antikoru olarak da anılır. TgAb, (tiroid hücreleri tarafından yapılan ve kan dolaşımına da geçen) “tiroglobulin” isimli maddeye karşı üretilmiş antikordur. Anti-T antikoru olarak da anılır. Özellikle TgAb, otoimmün tiroidit dışındaki bazı hastalıklarda da (nodüler guatr, Graves hastalığı gibi) yüksek bulunabilmektedir. Bu yüzden hastalığın teşhis ve tâkibinde, TPOAb daha önemli bir gösterge kabul edilir.

Hastalığın erken döneminde, tiroid hasarına bağlı olarak T4 ve T3’de genellikle bir miktar azalma görülür. Buna cevap olarak, beynin ortasında bulunan hipofiz bezi, tiroid bezini büyümeye ve daha çok çalışmaya sevkeden tiroidi uyaran hormon (TSH) üretimini arttırır. Tiroid bezi bir miktar büyüyebilir (guatr). Böylece T4 ve T3 miktarı normâle ulaşır (ötiroidi). Hastalık bu dönemde zaman zaman alevlenmeler gösterip, zaman zaman gerileyebilir. Alevlenme dönemlerinde hücre yıkımı artar ve genellikle TPOAb seviyesi yükselir. Hücre yıkımının arttığı dönemde, kana geçen tiroid hormonunda artış izlenebilir (bu döneme Haşitoksikoz da denir).

Kanda tiroid hormonlarının yükselmiş olmasına, tirotoksikoz denir. Eğer bu yükselmenin sebebi, tiroid bezinin çok çalışıp, çok hormon üretmesi ise, buna özel olarak hipertiroidi denir.

Bu geçici tiroid hormonu fazlalığını (tirotoksikoz), tiroid bezinin aşırı hormon üretimi yaptığı diğer hâllerden (hipertiroidi) ayırmak gerekir. Eğer bu ayırım yapılamazsa, istenmeden tiroid bezine zarar verilebilir. Oysa otoimmün tiroidit hastası zaten tiroidini kaybetmekte olduğundan, her gramın önemi büyüktür.

Hastalık ilerledikçe, hasar gören hücreler çoğalır, artan TSH’a rağmen, T4 ve T3 azalmaya devam eder. Buna bağlı olarak, tiroid hormonu yetersizliği (hipotiroidi) belirtileri ortaya çıkar. Bunlar:

Erken dönemde:

* Hâlsizlik,

* Zihnî faaliyetlerde azalma (unutkanlık, uykuya meyil),

* Kas ağrıları ve kramplar, eklem ağrıları,

* Aşırı üşüme,

* Kabızlık,

* Kuru cilt, saç tellerinde incelme, tırnaklarda incelme ve kolay kırılma,

* Adet düzensizliği ve belki kısırlık/düşük…

Geç dönemde:

* Konuşmanın ağırlaşması, yavaşlaması, seste kalınlaşma,

* El-yüz ve ayaklarda ödem (şişlik),

* Tat ve koku almada azalma,

* Kilo alma (çok nadir kilo kaybı da olabilir),

* Cilt renginde solukluk/sararma,

* Kaşların yan taraflarında incelme hatta dökülme,

* Dilde kalınlaşma,

* Nabızda yavaşlama…

Sıklıkla hasta, hastalığının farkına ancak bu dönemde varır.

Otoimmün tiroidit hastalarının % 95’ten fazlası, hücre harabına bağlı olarak, tiroid bezini tamamen kaybeder ve kalıcı tiroid hormonu yetersizliğine girer. Tiroid bezi küçülür ve zamanla kaybolur. Bu dönemde hastalık özel bir isimle, atrofik tiroidit olarak anılır. Bu hastaların ömür boyu tiroid hormonu hapı kullanması gerekir.

Otoimmün tiroidit’in, kadınlarda, doğum sonrası görülen özel bir şekline, doğum sonrası (postpartum) tiroidit adı verilmiştir. Hamilelik yaşamış her 100 kadından ortalama 7’sinde görülür. Ancak bir kez bu atağı yaşamış kadınların ortalama % 70’i, ikinci hamileliklerinde de aynı atağı yaşamaktadırlar.

Otoimmün tiroidit çocukluk döneminde de başlayabilir. Fakat hastalık, en sık 45-65 yaş arasında fark edilmektedir. Kadınlarda, erkeklere oranla (4-5 kat) daha sık görülmektedir. Ailesinde otoimmün hastalık (özellikle otoimmün tiroidit) olan kişilere özel dikkât gösterilmelidir. Ancak hastalık genellikle tamamen ırsî nedenlerle değil, muhtemelen, yatkınlığı olan kişilerde, çevresel etkenlerle başlamaktadır. Çalışmalar, hücrelerimize etki eden bazı yabancı maddelerle, hücrelerimizin yapısının, dolayısıyla kimliklerinin değiştiğini, bunun da savunma hücrelerimizi şaşırttığını düşündürmektedir.

(Çocuklukta baş ve boyuna radyoterapi almış kişilerde, amiodarone, interferon alfa, interferon beta, interlökin-2, G-CSF denen ilâçların, otoimmün tiroidit’i tetikleyebildiği bilinmektedir ve bu tedavilerden birini görmüş hastaların, hekimlerine muhakkak bu konuda bilgi vermesi gerekir.)

Otoimmün tiroidit hastalarında, bu hastalıkla beraber, diğer bazı otoimmün hastalıklar da bulunabilir. Hastaların bu açıdan da araştırılması, erken teşhis ve tedavi açısından yararlı olur.

Otoimmün tiroidit ile beraberliği sık görülen hastalıklar:

B12 vitamini eksikliği – Pernisiyöz anemi: (Ortalama her 3 hastadan birinde görülür.) Bazı antikorların etkisi ile, gıdalarla alınan B12 vitamini, bağırsaklardan emilemez ve kana geçemez. Uzun süreli B12 eksikliğinde, ağız/dil yaraları, ishal, his kaybı, dengesizlik ve nihayet sinir hücrelerinde kalıcı hasar görülür. Ayrıca bu hastalarda “kansızlığın önemli bir nedeni” de, B12 vitamini eksikliğidir. Bu yüzden her otoimmün tiroidit hastasının (sabah açken) kandaki B12 vitamini seviyesinin ölçümü yapılmalıdır. Tedavide (ağızdan alınan B12 vitamini büyük ölçüde emilemediği için), “iğne ya da çok yüksek dozlu özel haplar”ın kullanılması gerekebilir.

Sjogren (jögren) sendromu: (Ortalama her 3 hastadan birinde görülür.) Ağız-göz kuruluğu izlenir. Göz kuruluğunun ilk belirtileri batma, yanma hissi olabilir. Tükürük salgısının azalmasına bağlı olarak (özellikle kraker gibi kuru) gıdaların yutulmasında güçlük olur. Tükürüğün azalmasına bağlı olarak özellikle dişeti çizgisine yakın çürüklerin olması, Sjogren sendromunu düşündürmelidir. Bu hastaların zaman zaman kulak önündeki tükürük bezinde (parotis) şişmeler olabilir.

Myasthenia Gravis: Yüzde, özellikle göz çevresindeki adalelerde zayıflık izlenir. Daha çok göz çevresindeki kasların zayıflamasına bağlı olarak, mimiklerde azalma, çift görme, göz kapağında düşüklük, hatta yutma güçlüğü gözlenebilir. Genellikle kas kullanımı arttıkça (bir diğer ifade ile sabahtan akşama) bu bulgularda artış olur.

Celiac (çöliak) hastalığı: Bir bağırsak ve emilim hastalığıdır. Uzun süreli ishâl, hazımsızlık, gaz, bazen kilo kaybı görülür. Bununla beraber “hâlsizlik, kansızlık, kemik erimesi, adet düzensizliği/kısırlık, dişlerin dış kesiminde zayıflık ve sinir sistemi hastalıkları da (sara gibi)” görülebilir.

Astım.

Vitiligo: Vücudun belirli alanlarında cilt renginin yer yer açıldığı hastalıktır.

Böbreküstü bezi yetmezliği.

Ayrıca otoimmün tiroidit ile Graves hastalığı arasında geçişler de bilinmektedir. Graves hastalığı da bir tiroid hastalığıdır. Bu hastalıkta, tiroid bezini “çok çalışmaya ve büyümeye” teşvik eden antikorlar vardır. Yâni gene bir otoimmün tiroid hastalığıdır fakat, otoimmün tiroidit’in aksine, tiroid hormonu üretiminde artış (hipertiroidi) sözkonusudur. Graves hastalığında da bazen, antikor (özellikle TgAb) yüksekliği olabilir. Bu yüzden, (özellikle Haşitoksikoz dönemindeki) otoimmün tiroidit hastalarına bazen, yanlışlıkla Graves hastalığı teşhisi konduğu olur. Graves’de hormon üretimi artmıştır. Oysa Haşitoksikoz’da, üretim artmaz, hormon yükselmesinin sebebi, ölen hücrelerin içindeki hormonun kana boşalmasıdır ve (genellikle 6-9 ayı geçmeyen) geçici hormon yüksekliği söz konusudur. Bu hastalarda hormon seviyesi zamanla normalin de altına düşer. Nasıl olduğu bilinmese de, bu iki hastalık arasında geçişler olabilmektedir.

Otoimmün tiroidit hastalarında bazı tiroid tümörlerinin, diğer insanlara oranla biraz daha sık görülebildiğine dair işaretler vardır. Bu yüzden, otoimmün tiroidit hastasındaki tiroid nodüllerinin (yumrularının) tâkibinde büyük fayda vardır.

Teşhis:

Otoimmün tiroidit hastalığı, içinde bulunulan evreye göre çok farklı belirtiler ve tetkik sonuçları ile karşımıza çıkabilmektedir.

Erken dönemde hastalarda en sık belirti, boğazda sıkışma hissidir. Anlatıldığı gibi erken dönemde tiroid bezinde bir miktar büyüme (guatr) olsa da, genellikle bu, solunum yoluna baskı yapacak boyutta olmaz. Sıkışma hissinin nedeni bu yüzden çok açık değildir ve kaygı vermemelidir.

Hastalığın tâkîbinde, FT3, FT4, TSH, TPOAb ve TgAb tetkiklerinin düzenli aralıklarla yapılması önem taşır. Hastaların ortalama % 90’ında TPOAb, % 40’ında TgAb yüksek bulunur. (TPOAb, otoimmün tiroidit teşhisinde ve tâkibinde daha önemli bir göstergedir.)

Tiroid hormonlarının aşırı yükseldiği durumlarda (tirotoksikoz),

* Çarpıntı, titreme, sıcak basması, aşırı terleme,

* Kilo kaybı,

* Sinirlilik,

* Adet düzensizliği,

* Yersiz ağlama eğilimleri görülebilir.

Özellikle yaşlılarda, kâlp hastalarında, tiroid hormonları ve TSH’ın daha yakından tâkîbi, hayâti önem taşır.

Tecrübeli hekimler tarafından yapılan tiroid ultrasonu (USG), hastalığın teşhisi, evrelendirme ve tedaviyi yönlendirme açısından önem taşır. Ortalama her 2 kişiden birinde, tiroid bezinde nodül (yumru) varlığı bilinmektedir. Nodül, başlı başına, ayrı bir hastalıktır. Bu nodüller, genellikle “iyi huylu adenom”lardır. Adenomların bazısı, çok çalışan “toksik/sıcak nodül” olarak isimlendirilir. Bazı nodüller ise, çalışmayan “soğuk nodüller” olabilir. Bazı nodüllerin içinde kanser gelişimi olabilir. Bu açıdan soğuk nodüller daha risklidir.

Kanserleşme açısından daha riskli görülen nodüller şunlardır:

* Tek nodül (çok sayıda nodüle oranla daha risklidir),

* Orta hattaki (isthmus denen kısımdaki) nodüller,

* Soğuk nodüller,

* Hızlı büyüyen nodüller (not: bazen çarpma, elle muayene vs. sonucu tiroid içinde kanama olabilir ve “saatler içinde gelişen şişlik”, hastalarda kaygı uyandırabilir. Hematom denen kan dolu şişliğin, nodül ile ilgisi yoktur. Ancak kanamanın nedeni açısından tetkik yapılması uygun olur.)

* Çevreye yapışıklık gösteren nodüller,

* Özellikle ileri yaşlarda birden bire beliren nodüller,

* 4 cm’den büyük nodüller,

Tiroid nodülü, kendi başına, ayrı bir hastalıktır. Otoimmün tiroidit hastalarında nodül olup olmadığı araştırılır. Nodül varsa, nodülün tâkip ve tedavisi ayrıca yapılmalıdır.

Otoimmün tiroidit hastalarında, hücre hasarı ve yara dokularının iç içe olması, ultrason’da bazı yanıltıcı görünümlere sebep olabilir. Bazen nodüle benzeyen hücre kümeleri, yalancı nodül olarak karşımıza çıkar. En tecrübeli hekimlerin bile ayıramadığı görüntüler olabilir. Bunların yakın tâkîbi, bu açıdan önemlidir. Yalancı nodüller değişik yerlerde belirip, kaybolabilir. Farklı ultrason raporları bu yüzden hastalarda güvensizlik duygusu uyandırmamalıdır. Özellikle bu raporların dosyalanıp, büyüme eğilimi olan yapıların dikkâtle incelenmesi gerekir. Bunların gerçek nodül olma ihtimâli yüksektir. Ultrasonun aynı hekim tarafından ve aynı cihazla yapılması bu açıdan faydalı olabilir.

Tiroid sintigrafisi’nde “düşük düzeyli ve dağınık aktivite tutulumu” tipiktir. Ancak çok farklı görünümler de olabilir. Özellikle, tiroid bezinin çok çalışıp – çok hormon ürettiği (hipertiroidiye yol açan) hastalıklarla, haşitoksikoz denen durumun ayrımında sintigrafi faydalı olabilir. Çünkü haşitoksikozda T4, T3 yüksekliğinin sebebi, tiroidin çok çalışması değil, ölen hücrelerden dolaşıma anîden boşalan hormonlardır. Otoimmün tiroiditte tiroid bezi, bilâkis daha az çalışmaktadır. Sırf bu ayırım yapılamadığı için tiroidi alınan ya da tiroid küçültücü radyoiyot tedavisi verilen hasta sayısı hiç de az değildir. Bu da zaten tiroidi küçülmekte olan hastaya, ikinci bir darbe olmaktadır. Ancak çok nadir durumlarda, otoimmün tiroidit hastaları için de bu tedavilere gerek duyulabilir.

Tiroid sintigrafisi çekilmeden en az 3 hafta önce, (hayâti bir gereklilik yoksa) tiroid hormonları kesilmelidir. Tiroid hormonu hapları (levotiron, tefor, euthyrox…) kesilmeden yaptırılan tiroid sintigrafisi, sıklıkla yetersiz sonuç verir. Çünkü, dışarıdan alınan tiroid hormonunun etkisi ile (sanki vücuttaki tiroid hormonu üretimi artmış gibi) TSH düşer, tiroid bezi az çalışmaya başlar. Bu da sintigrafide tiroid bezinin olduğundan daha zayıf gözükmesine, bazı küçük nodüllerin seçilememesine neden olabilir. Hamilelere tiroid sintigrafisi çekilmez.

Otoimmün tiroidit hastalarında bazı tiroid tümörleri, diğer insanlara oranla biraz daha sık görülebilmektedir. Bu yüzden, otoimmün tiroidit hastasındaki nodüllerin tâkibinde büyük fayda vardır.

Bazen, şüpheli nodüllerden iğne ile parça alınması (FNA – ince iğne aspirasyon biyopsisi) ve mikroskop altında inceleme gerekebilir.

Ultrason, sintigrafi ve diğer kan tahlillerinin hiçbirisi, nodülde tümör olup olmadığı konusunda yüzde yüz güvenli bilgi veremez.

İğne biyopsisinde de, iğnenin ucuna denk gelen hücreler incelenebildiğinden, yanılma payı vardır. Ayrıca bazı tümörler iğne biyopsisi ile tanınamaz. Biyopsiyi yapan hekim ne kadar tecrübeli olursa olsun, özellikle içi sıvı dolu (yâni kistik) nodüllerden yeterli hücre çekilemeyebilir ve biyopsi sonucu “yetersiz” gelebilir. Bu durumda biyopsinin, ultrason eşliğinde tekrarı gerekebilir. Ancak bunlar hastaları telâşlandırmamalıdır. Nadiren görülen bu durumlarda sonuç büyük oranda (ortalama % 92) “iyi huylu nodül” ile uyumlu gelmektedir.

Otoimmün tiroidit hastalarında, sık görülen diğer otoimmün hastalıkların olup olmadığı da araştırılmalıdır. Özellikle kandaki B12 vitamini düzeyinin kontrolü, göz kuruluğu varsa göz hekimi tarafından tâkîbi, hastanın kalıcı hasarlardan korunması açısından son derece faydalı olabilir.

Tiroidinde nodülü olan hastaların, ailesinde kanser (özellikle tiroid kanseri) olan hastaların, başka hastalığı olanların, bunlar hakkında hekimini muhakkak bilgilendirmesi gerekir.

“Tiroidde nodül, vücutta (özellikle yüzde) kıllı benler, meme/rahim ya da yumurtalıkta kitle, sindirim kanalında polip denen çıkıntıların” olduğu son derece nadir bir hastalık bilinmektedir. Cowden sendromu denen hastalıkta, bunlardan birkaçının yakalanması, diğerleri için tedbir alma imkânı getirebilir. Bu açıdan her detay muhakkak göz önünde tutulmalı ve hekim bilgilendirilmelidir.

Otoimmün tiroidit teşhisi konmuş hastaların, çocukları, kardeşleri gibi yakın akrabalarının da (özellikle kız çocuğu, kız kardeş, anne, hala, teyze,…) incelenmesinde fayda vardır.

Tedavi:

Otoimmün tiroiditte yakın zamana dek bilinen tek tedavi şekli, azalan tiroid hormonunun, hormon hapları ile (levotiron, tefor, euthyrox…) takviyesinden ibaretti.

Tiroid hormonu yetersizliği olan hastada, tiroid hormonu takviyesi kaçınılmazdır. Ancak, hastalığın erken dönemlerinde de (henüz hormon yetmezliği başlamamış olsa bile), düşük dozda tiroid hormonu verilmesinin faydalı olduğu bilinmektedir. Tiroid hormonunun dışarıdan alınması, tiroid bezinin dinlenmesine vesile olduğu için, tiroid bezi daha az çalışmakta, bu sâyede yıkım da bir miktar yavaşlamaktadır.

Tiroid hormonu, hap şeklinde, sabahları aç karnına alınmaktadır. Eskiden hayvansal kaynaklı ilaçlar denenmiş olsa da, şu an satılan hapların çoğu sentetiktir (hayvansal değildir). Yurt dışında hâlâ bazı hayvan kaynaklı ilaçların reklamı yapılmaya çalışılsa da, insana yabancı maddelerin, zaten duyarlı hâle gelmiş savunma hücrelerini büsbütün uyarma riski çok yüksektir. Ve bu hormonlar (iddia edilenin aksine) insan hormonu ile aynı değildir.

İlacın dozu, hastanın şartlarına, hormon durumuna göre (TSH, FT3, FT4) ayarlanır. Bu da hastanın düzenli aralıklarla hormon tetkiki yaptırmasını gerektirir. Özellikle kilo alıp vermeler, mevsim değişiklikleri, enfeksiyonlar, hormon düzeylerini etkileyebilir. Günde yarım tablet ilâç kullanan hastanın bir süre sonra hipotiroidi bulguları başlayabilir ve ilâcı bir tablete çıkarması gerekebilir. Hastanın, hormon düzeyinin normâl olduğu (ötiroidi) hâlini yakından tanıması ve bunun dışında bulgularla karşılaştığında, (kontrol zamanı gelmemiş olsa bile) hekimine başvurması gerekir.

Tiroid hormonu takviyesi, hastanın (zaten sahip olması gereken) “normâl” hormon düzeyine ulaşması için yapılır. Hormon düzeyi normâl seviyede olduğu müddetçe, bu ilâçların ciddi bir yan etkisinin olmaması beklenir. Yine de, böyle bir durumun ortaya çıkması hâlinde hekime danışılmalıdır. (İlacın fazla gelmesi sonucu kandaki hormon seviyesinin uzun süre yüksek seyretmesi, kemik erimesine yol açabilir.)

Yakın zamana dek, otoimmün tiroidit’te, otoimmün savaşı baskılayan herhangi bir tedavi şekli bilinmiyordu. İlk kez 2002 yılında, Alman profesör Roland Gartner’ın yaptığı bir çalışma ile, “selenyum” verilen hastaların önemli bir bölümünde TPOAb seviyesinin düştüğü gösterildi. Bu, öyle büyük ilgi gördü ki; dünyanın en çok satılan tıp kitaplarında (CMDT gibi) hâlâ kaynak olarak gösterilmektedir.

2004 yılında Yunan profesör Leonidas Duntas tarafından yapılan çalışma ile, selenyum’un etkisi bir kez daha gösterildi.

İlk araştırmacılar, tedavinin daha çok “selenyum eksikliği olan kişilerde” etkili olduğunu düşündüler. Oysa:

– Bu araştırmalara katılan hastaların çoğunun kanında selenyum eksikliği olmadığı hâlde, tedavi sonrası TPOAb değerleri düşmüştü.

– Ayrıca selenyum tedavisi sırasında, hücre direncinin artmasından öte, antikor düzeyleri düşmekte idi. Bu da, selenyum tedavisi ile hücrelerin kuvvetlendiğinden çok, savunma hücrelerindeki antikor üretiminin baskılandığını düşündürmekteydi.

– Son olarak, selenyum eksikliğinin önlenmesi ve selenyuma bağımlı maddelerin maksimum düzeyde çalışabilmesi için günlük 70 mikrogram selenyum yeterli iken, hiçbir araştırmacı 200 mikrogramdan daha düşük dozda selenyum tedavisi denememişti.

2003 yılında Dr. Ömer Türker tarafından başlatılan bir çalışma ile, günlük 100 mikrogram’lık dozla bile antikorların baskılanamadığı, selenyumun ancak daha yüksek dozlarda etkili olduğu gösterildi.

Böylece, selenyum tedavisinin, “eksikliği olan hastaları doyurarak” değil, muhtemelen “savunma hücrelerini baskılayarak” etki ettiği gösterilmiş oldu.

Avrupa “Endokrinoloji Dergisi”nde yayınlanan ve Avrupa Tiroid Birliği (ETA) Kongresi’nde sunulan çalışma, bu konuda “ülkemizin ilk, dünyanın 4. ve en geniş araştırması” oldu. Dokuz ay boyunca derginin “en çok okunan makalesi” olan çalışma, aynı zamanda Amerika’nın resmi internet sitesi MedlinePlus’da, bu konuda kaynak olarak gösterilen tek çalışma oldu.

Bu çalışmanın ardından, Yunan ve İtalyan araştırmacıların yaptıkları çalışmalarla, selenyum tedavisinin uzun süreli etkisi teyyid edildi.

Hattâ Türk hekimlerin ardından, İtalyan araştırmacılar da, “selenyum’un hamilelik döneminde bile etkili olduğunu ve tedavi ile (otoimmün tiroidit’in hamilelik sonrası görülen özel bir formu olan) pospartum tiroidit görülme oranının azaldığını” gösteren bir çalışma yayınladılar.

Selenyum, gıdalarla aldığımız, vücudumuzun ihtiyaç duyduğu bir element, bir çeşit mâdendir. Selenyumun astım, romatoid artirit, vitiligo gibi pekçok hastalıkta faydası bilinmektedir. Vücudumuzda, “sağlıklı çalışması için selenyuma ihtiyaç duyulan” en az 30 çeşit protein tanımlanmıştır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO)nün de içinde olduğu pek çok kaynak, her insanın, günlük 40-70 mikrogram civarında selenyum alması gerektiğini bildirmektedir. Otoimmün tiroidit tedavisinde erişkin bir hasta için kullanılan günlük ortalama doz ise, 200 mikrogram kadardır. Yâni tedavinin özü, zaten hergün gıdalarla almamız gereken doğal bir mâden’in, biraz daha yüksek dozda alınmasından ibârettir.

Selenyumun bu dozda ciddi bir yan etkisi beklenmez. Nadiren hazımsızlık veya bulantı olabilir.

Amerika’nın resmi sağlık sitesi MedlinePlus da, erişkinler için günlük dozu (RDA) 80-200 mikrogram, maksimum günlük dozu ise, 400 mikrogram olarak belirtmektedir.

Selenyum, tiroid bezine karşı oluşan savaşı baskılamak için kullanılır. Bu arada tiroid hormonu tedavisi kesilmemelidir.

Otoimmün tiroidit tedavisinde, tiroid hormonlarının düzenli aralıklarla kontrol edilmesinin ve özellikle nodül varsa ultrason tâkibinin önemi büyüktür.

Bu hastalığa eşlik eden diğer otoimmün hastalıkların tedavisi (pernisiyöz anemide B12 vitamininin iğne vs. ile takviyesi, Sjogren sendromunda göz damlaları ile göz kuruluğunun tedavisi gibi…) ilgili hekimlerce tâkîb edilmelidir.

Mutluluk ve Sağlık Dileklerimizle…

Kaynak:Uz.Dr. Ömer TÜRKER

(/Araştırma//Vit-amin.net/)

SOSYAL FOBİ VE SOSYALLEŞME…

ccici

Sosyal fobi, kısa tabiri ile toplumsal durumlarda ya da toplum içinde bir eylem gerçekleştirilmesi durumlarında gösterilen, yoğun korku ve endişe tepkileridir. Sosyal fobisi olan bireyler toplum içerisine girmeleri ya da toplum içinde bir eylemde bulunmaları gerektiğinde, utanç duyacaklarına, işi eline yüzüne bulaştıracaklarına, heyecandan düşüp bayılacaklarına ya da istifra edeceklerine dair kaygılar yaşarlar. Ayrıca insanların onları garip ve aptal bulacağından korkar ve bu nedenle toplum içinde olabildiğince görünmez kalmaya çalışırlar.

Sosyal fobi hastaları toplum içinde bir konuşma yapmadıkları, insanlarla etkileşim kurmadıkları ya da kimsenin kendilerine dikkatle bakmadığı durumlarda bile tüm gözleri kendi üzerlerinde hissedebilirler. Eğer kaygı yaratan durum içine girmek zorunda kalırlarsa yüz kızarması, terleme, titreme, kalp çarpıntısı, baş dönmesi ve bayılacakmış gibi hissetme gibi anksiyete belirtileri gösterirler. Bu anksiyete semptomlarına bağlı olarak da bazen tahminleri kendini gerçekleştiren kehanet şeklinde doğru çıkar. Yani hissedilen yoğun endişe ve kaygı nedeniyle konuşma sırasında kelimeleri toparlayamayabilir ya da ellerindeki titreme nedeniyle tuttukları şeyi (konuşma kağıdı, kahve fincanı gibi) düşürebilirler. Böylelikle fobileri ve kaçınma tepkileri pekişmiş olur. Sosyal fobik kişiler başkalarının, kendileriyle ilgili bütün yanlışlıkları, bütün olumsuzlukları göreceğini ve bu nedenle yargılanacaklarını düşünebilirler. Bu tür kaygılar sebebi ile hastalar kaygı yaşayacakları ortamlardan kaçınırlar ve eğer tedavi edilmez ise hayatları büyük ölçüde kısıtlanabilir.

Sosyal Fobisi Olan Bireylerin Sıklıkla Kaçındığı Durumlar:
Toplum karşısında konuşma yapmak
Otobüste, yolda ya da herhangi bir yerde tanımadığı birine soru sormak, fikir danışmak.
Başkalarının yanında yemek yemek
Karşı cinsle tanışmak ve/veya konuşmak
Okulda söz almak, soru sormak ya da ödev sunmak
İş yerinde toplantılarda söz almak
Kendi hakkı aramak
İş görüşmesi yapmak
Partiye gitmek ya da kalabalığa girmek
Genel tuvaletleri kullanmak
İnsanlarla göz kontağı kurmak gibi…

Genel Tip Sosyal Fobi: Her türlü toplumsal ortam ve durumda kişi kaygılıdır. Bu tip, kişinin hayatında en çok kısıtlama yaratan sosyal fobi tipidir. Çünkü genel sosyal fobi hastaları, bir toplantıda sunum yapmaktan tutun da, markete gidip alışveriş yapmaya kadar çok geniş yelpazedeki koşul ve eylemlerden kaçınır.

Özel Tip Sosyal Fobi: Sadece bazı ortamlarda kişinin kaygılı, gergin ve utangaç hissetmesidir. Mesela
toplum içinde konuşma yapmaktan, yeni birileriyle tanışmaktan ya da başkalarının yanında yemek yemekten yoğun bir endişe duyabilir fakat bunun dışında kalan durumlarda endişe yaşamazlar.

Sosyal fobi erken yaşlarda başlayan bir hastalıktır. Genellikle 13-19 yaşları arasında ortaya çıkar. Bazı kişilerde daha erken yaşlarda ortaya çıktığı da görülebilir. Küçük düşürücü ya da utanç uyandıran bir olaydan sonra aniden başlayabildiği gibi yavaş yavaş ve kendiliğinden başladığı da olabilir. Sosyal fobi hastalarının yaklaşık yarısında, 10 yaşından önceki dönemlerde sosyal fobi benzeri belirtiler görülebilmektedir. Özellikle okula başlamada zorluk yaşayan, okulda aşırı kaygı yaşayan çocuklarda ileriki yaşlarda sosyal fobiye sıklıkla rastlanmaktadır Bu açıdan erken tanı ve tedavi önem taşımaktadır.
Diğer bütün rahatsızlıklarda olduğu gibi sosyal fobide de ailesel faktörlerin rolü oldukça büyüktür. Kişinin ailesinde sosyal fobisi olan varsa aynı belirtilerin olması riski artar. Bunun birinci sebebi genetik yatkınlık ikinci sebebi ise öğrenmedir. Yani çocuk anne ya da babada gördüğü aşırı kaygılı ve fobik davranışları öğrenir ve aynı koşullarda benzer tepkiler verebilir.

Psikoterapi, sosyal fobi tedavisinde oldukça etkili sonuçlar vermektedir. Sosyal fobi hastaları terapistin de desteği ile kaygı yaşadığı durumları sorgulamakta ve kaygılarıyla baş etme yollarını öğrenebilmektedir. Sosyal fobi tedavilerinde bireysel terapiye kıyasla grup terapileri çok daha hızlı ve başarılı sonuçlar verebilmektedir.

(/Alıntı//Vit-amin.net/)

KEMİK ERİMESİ (OSTEOPOROZ)

NNNNN

Kemik erimesi nasıl tedavi edilir?
Kemik yoğunluğunu korumak ve kırık riskini azaltmak için kullanılan, hızlı etki gösteren çeşitli tedavi seçenekleri vardır. Uygulanan tedavi, hastanın yaşına, sağlık durumuna, ihtiyaçlarına ve yaşam şekline uyumlu olmalıdır.
Kemik erimesi nedeniyle gördükleri ilaç tedavisine yeterli önemi göstermeyen hastaların kırık riski ve gelecekteki tedavi maliyetleri artmaktadır.

İlaç tedavisinin etkisini en üst seviyeye çıkarmak için kemik erimesi hastalarına genellikle kalsiyum ve D vitamini desteği verilir. Yeterli kalsiyum, D vitamini ve protein alımı kemik erimesini önlemeye yardımcı olduğu gibi, mevcut kemik yoğunluğunu da korur. Kalsiyum ve D vitamini desteği özellikle yüksek kırık riski taşıyan kişiler için önemlidir.

Tedavide, ilaçları tamamlayıcı olarak egzersiz ve diyet programları da verilmektedir. Düzenli egzersiz ve kalsiyum açısından zengin gıdalarla beslenme, ilaç tedavisine önemli bir destek sağlamaktadır.

Kemik erimesi tedavisinde her geçen gün yeni yöntemler geliştirilmektedir. Doktorunuz sizin için en doğru tedaviyi ve bu tedavinin risklerini-yararlarını size en iyi anlatacak kişidir.

İlaç Tedavileri

Osteoporoz Tedavisi

Tedavinin amacı osteoporozun gelişimini engellemek ve osteoporotik kırılma riskini azaltmak amacıyla kemik kaybını önlemektir. Seçilen tedavinin hastanın özel medikal ihtiyaçlarına ve yaşam biçimine uyarlanması büyük önem taşır.

Tedavi türleri

Osteoporozun tedavisinde farklı türde ilaçlar kullanılmaktadır:

Kemik yıkımını engelleyen ilaçlar: Kemik yıkımını yavaşlatarak kemik gücünü artırır [bifosfonatlar, östrojen benzerleri (SERM’ler, tibolon) ve kalsitonin. Menopoz sonrası semptomların tedavisinde kullanılan HRT de bu kategoridedir.
kemik yapıcı ilaçlar: İskeleti onarmaya yardımcı olur (paratroit hormonu).
Daha kompleks etkinlikleri olan diğer ilaçlar (stronsiyum ranelat, D vitamini türevleri).
İlaç tedavisinin yanında, yeterli miktarda alımı garanti altına almak ve ilaç tedavisinin maksimum seviyede etkili olmasını sağlamak amacıyla kalsiyum ve D vitamini takviyeleri de önerilebilir.
Doktorlar ve hastalar, yaşam biçimi faktörlerine de (düzenli ağırlık egzersizleri, uygun beslenme ve düşmeyi önleme stratejileri gibi) tavsiye edilen ilaç tedavisiyle birlikte önem verilmesi gerektiğini bilmelidir.

Kalsiyum ve D Vitamini

Osteoporoza karşı ilaçlar ve kalsiyum/D vitamini takviyesi:

Anti-osteoporotik ilaç kullanan hastalarda, eş tedavi olarak kalsiyum ve D vitamini takviyeleri de tavsiye edilmelidir.
Kalsiyum ve D vitamini takviyesiyle birlikte olmadığında bu bileşenlerin kırılmayı önleyici etkinliğinin olmadığı görülmüştür.

Toplum bazında yapılan bu deneyde herhangi bir sonuca ulaşılamasa da, kalsiyum ve D vitamini takviyelerinin 65 yaş üstü kadın ve erkekler ile bakımevinde bulunan yaşlılar gibi risk altında bulunan popülasyonlarda yararlı olduğu diğer deneylerde gösterilmiştir.

Bifosfonatlar

Bifosfonatlar kemik yıkımını önler. Şu anda osteoporoz tedavisinde ilk sırada yer almaktadır. Kemik kütlesinde artış ve kırılma olaylarında azalma sağlarlar. Etkinlikleri, yan etkileri, olası kullanma yolları farklı olan, haftalık ve aylık kullanılabilen, dolayısıyla da esnek tedavi seçenekleri sunan farklı türde bifosfonatlar bulunur.

Hormon Replasman Tedavisi (HRT)

Çok sayıda kadın üzerinde yapılan yeni araştırma sonuçlarına göre, HRT’nin rolü yakın zamanlarda yeniden değerlendirilmiştir. HRT’nin kemik üzerinde olumlu etkileri olmasına ve hala menopoz semptomlarının tedavisinde bir seçenek olmasına rağmen, osteoporoz tedavisinde kullanılabilen daha etkili ve hormonal olmayan başka tedaviler vardır.

Östrojen Benzerleri

Şu anda pazarlanan tek SERM raloksifendir. Bu ilaç, kemik kaybını önler ve menopoz sonrası kadınlarda osteoporozu önleme ve tedavi için gösterilmektedir.

Paratroit Hormonu

Teriparatit kemik kütlesini arttırır ve kemik yapısını iyileştirir.

Stronsiyum Ranelat

Etki mekanizması tam olarak anlaşılamasa da kemik yıkımında hafif bir azalma ve kemik yapımını koruma veya hafif şekilde arttırma yoluyla ikili etkiye sahip olduğu görülmektedir.

Kalsitonin

İntranazal veya enjekte edilebilir kalsitonin HRT veya bifosfonatlar için bir alternatiftir.

D Vitamini türevleri

D vitamininin aktif metaboliti kalsitrol, kemik yapıcı hücreler olan osteoblastlar üzerinde uyarıcı etkilere sahiptir. Kalsitrolün menopoz sonrası osteoporozdaki vertebral kırılma riskini azalttığına dair kanıtlar vardır.

Kemik yoğunluğu ölçümü testi (KMY, BMD)

(kemik taraması testi)
Kemik mineral yoğunluğu (KMY) = BMD (Bone Mineral Density)
Kemik yapısının önemli kısmını içerisindeki kalsiyum ve fosfor gibi mineraller oluşturur. Kemik yoğunluğu (dansitesi) ölçüm yöntemlerindeki amaç kemiğin bu mineral kısmının miktarsal oranını belirlemektir. Kemikteki minerallerin kaybı ne kadar fazla ise yoğunluk o kadar düşük ölçülür, bu durumda kemik mineral yoğunluğu azalmış yani kemik erimesi (osteoporoz) meydana gelmiş şeklinde yorum yapılır. Kemik mineral yoğunluğu ölçümü kadınlarda, erkeklerde, çocuklarda bazı durumlarda yapılması gereken bir tetkiktir, bu yazıda kadınlarda özellikle menopoza bağlı kemik erimesi durumunda kemik yoğunluğu ölçümlerinden bahsedilecektir.
Kemik mineral yoğunluğu ölçümü sıklıkla kemik taraması, kemik taraması tahlili, kemik taraması testi, kemik erimesi testi, kemik tarama filmi, kemik erimesi filmi gibi de isimlendirilmektedir. Kısaca KMY veya BMD şeklinde yazılır.

Kemik yoğunluğu ölçümü kimlere ve ne zaman yapılır?
– Menopoz sonrasında
– 65 yaş üzeri kadınlarda
– Steroid ilaçlar gibi kemik kaybına neden olan ilaçları kullananlar
– Kendisinde veya annesinde kalça kırığı hikayesi olan hastalar
– Tip 1 diabet, karaciğer ve böbrek hastalığı olanlar
– Ciddi hipertiroidi hastaları
– Hiperparatiroidi hastaları
– Hafif bir travma ile kırık oluşan hastalar
– Röntgen filminde kemik erimesi (osteoporoz) veya omurga kırığı şüphesi gözlenen hastalar

Aşikar osteoporoz (Ciddi kemik erimesi): T-skor değerinin -2.5 SD’nin altında olması ve aynı zamanda hastada kırık öyküsü olması.
Osteoporoz (Kemik erimesi): T-skor değerinin -2.5 SD’nin altında olması. (-3, -4 gibi…)
Osteopeni (Kemik kütlesinde azalma): T-skor değerinin -1 ile -2.5 SD arasında olması
Normal: T-skor değerinin -1’den iyi olması

Kemik mineral yoğunluğunu saptamak için günümüzde en sık kullanılan DEXA (DXA diye de kısaltılabilir) yöntemi basit, kısa süren, ağrısız bir yöntemdir. Hasta resimde görüldüğü gibi cihaz üzerine yatar ve bu pozisyonda işlem gerçekleştirilir. Hasta çok az miktarda radyasyon ışınına maruz kalır, alınan radyasyon miktarı bir akciğer röntgen filmindeki dozun onda biri kadardır neredeyse. Omurganın bel kısmı (L1-L4) ve kalçaya (femur) çekim yapılır genellikle. Çekim en fazla 10 dakika sürer ve çekim sonrasında sonuç raporu genellikle yarım saat içerisinde hastaya verilir.
Ölçümün yapılacağı gün hastanın aç veya tok olması farketmez. Önceden bir ilaç alması gerekmez. Çekim alanına girmemesi için üzerinde metal düğme, kemer, fermuar olmayan kıyafetler tercih edilmelidir. Çekim alanına metal girmediği sürece elbise ile de çekim yapılabilir ancak bazen bazı kıyafetleri çıkarmanız istenebilir.

(/Araştırma//Vit-amin.net/)

kemikler ( östeoporoz) erimesinn…

BAHH

Osteoporoz, kemiğin mekanik yetmezliğe (kırılmaya) yol açan kitle kaybıdır. Genellikle 55-70 yaşları arasındaki kadınları etkiler.
Menopoz sonrası kemikteki değişiklikler östrojen eksikliğine bağlıdır. Buna bağlı kemik kırıkları, menopoza girerken var olan kemik kitlesine ve menopoz sonrası kemik kaybının hızına bağlıdır. Kırıkların en sık görüldüğü kemikler bel kemiği, kolların uzun kemikleri ve kalçadır.

Östrojen tedavisi
osteoporoz sürecini stebilize eder ve oluşmasını önler. İlk 6 yıl içinde kemik kaybı, her yıl başına ortalama % 3-9’dur. Ardından bu oran her yıl başına % 1 olarak devam eder. 80 yaşına gelindiğinde tedavi görmemiş kadınlarda iskelet kitlesinin %30-50’si kaybolmuştur.
Bir kadının genetik özellikleri, hayat tarzı, yemek yeme alışkanlıkları, var olan sistemik hastalığı, menopoz yaşı kemik erimesini etkileyen faktörlerdir. Tedavinin düzenlenmesi için, bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanına başvurmanız, kemik kitlenizin ölçümü ve gereken diğer tetkiklerinizin yapılması lazımdır.

KALSİYUM GEREKSİNİMİ

YAŞ MİKTAR(MG)
1-3 500
4-8 800
9-18 1300
19-50 1000
50 YAŞ ÜSTÜ 1200
GEBE YA DA EMZİKLİ 1200-1500

Kemik erimesini kalsiyumdan zengin beslenerek engelleyebilirsiniz. İşte zengin kalsiyum listesi;

  • Pekmez(yoğurtla birlikte ya da tahinle tüketilebilir). 100 gram pekmezde 400 mg kalsiyum bulunmaktadır. Zengin kalsiyum kaynaklarından birisidir.
  • Süt, yoğurt, peynir, dondurma. Yağsız 1 bardak sütte 245 mg, 100 g. yoğurtta ise 350 mg kalsiyum bulunmaktadır.
  • Ispanak, pazı, yeşil yapraklılar ve bilhassa brokoli. Brokoli adeta vitamin(A,E,C) ve mineral (Ca, Fe, Se, Cu, K, ) deposudur. Salatalarda kullanabilirsiniz. Hem kemik erimesi hem de göğüs, akciğer, kolon ve mide kanseri düşmanı bir sebzedir. Ayrıca brokoli tüketen kişilerde kalp- damar problemleri de görülmez.
  • Baklagillerdeniz ürünleri
  • Badem
  • Kayısı(kalsiyum ve magnezyum deposu)
  • Soğan
  • Marul
  • Erik kurusu
  • Üzüm çekirdeği
  • Elma

Bunlara ek olarak alkol, kahve ve sigara kullanmayınız, yeterli miktarda D vitamini alımına özen gösteriniz. Çinko ve protein alımına da dikkat etmelisiniz.

OSTEOPOROZ İÇİN DİĞER ÖNLEMLER
Osteoporoz ile savaş sadece kalsiyum alımı ile olmamaktadır. Bu ek önlemler de alınmalıdır. Buna örnek olarak magnezyum ve C vitamini alınmasına da özen gösterilmelidir. Tuz bakımından fakir bir diyet seçilmeli, lif oranı yüksek gıdaların alınması da tedavi başarı alınmasını artıracaktır.

OSTEOPOROZA KARŞI YUMURTA KABUĞU KÜRÜ
Yumurta kabuğu yapı malzemesi kalsiyumdur. Yumurta kabuğu küründe kabuktaki kalsiyumdan faydalanma amaçlanır. Öncelikle kabukların steril hale getirilmesi için kaynatılır. Kabuklar blender yada havanda dövülerek toz haline getirilir. Toz haline getirilen kabuklardan her sabah bir çay kaşığı kadar yutulur. Boğazınızda kalma olasılığı hem de faydalı olması bakımından C vitamini bakımından zengin meyve suyu içebilirsiniz. Bu şekilde size uygun değilse yumurta kabuğu tozunu meyve suyu ya da süte karıştırarak içebilirsiniz

Kemik Erimesine Karşı Elma Sirkesi

Yaş ilerlemeye başladıkça, iskelet mineral kaybettiği için kemiklerin yoğunluğu doğal olarak azalır.

Kemik erimesi veya osteoporoz adı verilen ağır mineral kaybı, kemiklerin zayıflamasına ve giderek kırılmaya daha yatkın hale gelmesine neden olur. Bu durum daha çok kadınlarda görülür.

Kemik erimesine neden olan risk faktörleri: Hareketsiz bir yaşam, zayıflık, dengesiz beslenme, sigara, alkol, ince kemikli olmak.

Kemik erimesini önlemek için birçok önlem alınabilir. Öncelikle beslenmeye önem verilmeli, soya ürünleri dahil olmak üzere bol miktarda sebze ve meyve, süt ürünleri, sert kabuklu yemişler yağlı balıklar bol miktarda tüketilmeli. Kalsiyum, çinko ağırlıklı beslenilmelidir. Güçlü kemikler için D vitamini olan güneşten de yararlanılabilir, ayrıca egzersiz yaparak kemiklerinizi kuvvetlendirebilirsiniz.

Elma sirkesi: Elma sirkesi içeriğinde vitaminler mineraller ve tabii asitler içerir. Elma sirkesi, yüksek miktarda kalsiyum yani insan vücudunun kemik ve dişler başta olmak üzere en temel mineralinden birini ihtiva etmektedir. Böylece kemikleri mineral bakımından zenginleştirerek kemik erimesini engeller. Elma sirkesi mide asidini çoğaltarak kalsiyum emilimini arttırdığı düşünülür.

Yemeklerden önce ılık suya 1 çorba kaşığı elma sirkesi katın için.

(/Araştırma//Vit-amin.net/)

STRES YÖNETİMİ….

nasıl

Stres nedir?

Stres, insanların yakın gelecekteki olumsuz bir durumu değiştiremeyeceklerini veya bundan kaçınamayacaklarını düşündüklerinde ortaya çıkan öznel bir durumdur. Kişi, içinde bulunduğu durumu değiştiremeyeceğini veya kendi kaynaklarıyla etkileyemeyeceğini varsayar.

Buna göre stres, kişinin üzerinde hissettiği baskının, kişide kendi özelliklerine ve yeteneklerine bağlı olarak ortaya çıkardığı fiziksel, ruhsal, zihinsel ve davranışsal tepkidir.

Strese yol açabilen baskının çeşitli kaynakları olabilir.

  • Psikolojik kaynaklar ( aileden birnin ölümü, boşanma, evliliğinde/birlikteliğinde çatışmalar, para eksikliği, zaman eksikliği, işyerinde mobbing, vardiyalı çalışma, başarısızlık korkusu, mükemmeliyetçilik, uykusuzluk, aşırı uyarılma, hastalık, ağrılar vs.)
  • fiziksel kaynaklar (sıcak hava, soğuk hava, gürültü, uzun süre güneşe maruz kalmak)
  • Zehirli kaynaklar (sigara içmek)

Strese ilişkin bilimsel araştırmalar iki tür stresin varlığından bahsetmektedir:

1)   YAPICI STRES     (EUSTRESS):  Olumlu strestir, insanı kamçılayan bir durumdur, teşvik edici bir unsurdur, kişinin performansını ve yaratıcılığını arttırır

 2)   YIKICI STRES     (DISTRESS):  Stresin bu türü, stresle baş etme mekanizmaları tükendiğinde ve stres olumsuz fiziksel sonuçlar doğurduğunda ortaya çıkar.

 Başka stres kuramları ise sadece tek bir stres türünün olduğunu ve olumsuz fiziksel sonuçların

  1. stresli durumun ne kadar sürdüğüne
  2. stresin kişi tarafından ne kadar güçlü hissedildiğine
  3. kişinin maruz kaldığı stresli durumla baş edeceğine inanıp inanmadığına

bağlı olarak ortaya çıktığını veya çıkmadığını iddia etmektedir.

Bu kurama göre kişi maruz kaldığı durumun üstesinden kendi kaynaklarıyla gelebilme ihtimalini değerlendirir, stres düzeyi de bu değerlendirmenin sonucuna bağlı olarak değişir. Kişi bu değerlendirmeyi genellikle çok hızlı ve bilinçsiz bir şekilde yapar. Araştırmalar olaylara karşı daha çabuk stresle tepki veren, yani strese yatkın insanların olduğunu ortaya koymuştur. Bu tip insanların üzerinde stres bu gruba ait olmayan insanların üzerinde yarattığından daha çok olumsuz sonuçlar yaratmaktadır. Strese yatkın bu kişiler (literatürde kendilerine A tipi kişilikler adı verilmiştir)daha sık kalp ve dolaşım problemi yaşayıp buna bağlı hastalıklara yakalanmaktadır.

Stres vücudumuzun birçok bölgesini etkileyebilir:

  • beyin: beyinde hücre kaybı, duygusal düzlemde kısıtlanma, beyinde kan akışı sorunları
  • duygular: üzüntü, öfke, suçluluk duygusu, suçlama, korku, terk edilmişlik duygusu, yorgunluk, çaresizlik, şok, mızmızlanma, kayıtsızlık, boşluk, ümitsizlik, yoksunluk, aşağılanmışlık, saldırgan davranışlarda artış, hareket etme isteği, sinirlilik, duygusuzca düşünmek
  • kavrama yetisi: inanmazlık (kuşku), akıl karışıklığı, önyargılar, konsantrasyon eksikliği, halüsinasyon görme, kendine yabancılaşma (kişiliksizleşme), unutkanlık
  • bedensel: mide bulantısı, göğüs ve boğaz daralması, gürültüye karşı aşırı hassasiyet, nefessizlik, kas zayıflığı, kas gerilmesi, enerji eksikliği, ağız kuruluğu, mide ve bağırsak sorunları, geçici iktidarsızlık sorunları, saç dökülmesi, cilt bozukluğu, kızarmış gözler, mimiklerde azalma, kalpte batma hissi, ani duyma kaybı, eklem ağrıları, kurdeşen, bağışıklık sisteminde zayıflama, uzun süreli sindirim sistemi bozuklukları, yüksek tansiyon riskinde artış, inme, kalp krizi
  • davranış: yaratıcılıkta azalma, uykusuzluk, iştahsızlık, dalgınlık, sosyal etkileşimde azalma, olay hakkında rüyalar, olay yerinden veya benzeri durumlardan kaçınma, inleme, müdahalecilik, ağlama, „hazinelerini“ koruma

Aynı zamanda sosyal becerilerdeki artışın veya genel olarak sağlam bir bünyenin stresin üstesinden gelinmesini kolaylaştırdığı bilinmektedir.

Stresle baş etme ve stresin üstesinden gelme işi aslında kafada gerçekleşir. Yani stresle olumlu bir şekilde baş edebilmek için bazı psikolojik mekanizmalar ve süreçler, uygun ve hedef odaklı bir şekilde harekete geçirilmelidir.

Stresin üstesinden gelmek için birçok yöntem uygulanabilir. Bu yöntemler daha önce strese yol açan durumları daha az stres verici olarak algılamamızı sağladığı gibi stresli durumların üstesinden gelmemizi sağlayan kaynaklarımızı ve yeteneklerimizi de geliştirmektedir. Stresle baş etmek konusunda kendini kanıtlayan birçok yöntem çok basit bir şeklide öğrenilebilir. Bazı örnekler:

Sporun da stresli durumlarla baş etmek konusunda çok olumlu katkıları olduğunun kesin olarak kanıtlandığını belirtmemiz gerekir.

Birçok stresli durumun ortaya çıkışını etkilemek mümkün değildir; örneğin ailenizden birinin hastalığı veya ölümü ve benzeri durumlar için kendinizi hazırlama imkanınız pek yoktur.

Ancak birçok stres yaratıcı etken de yanlış zaman ve kaynak yönetiminden dolayı ortaya çıkmaktadır. Hayatta yapılacak bütün işler için çok az zamana sahip olduğunu ve hep işlerin gerisinde kaldığını hissetmek en tipik stres etkenlerinden biridir. Hayatınızı planlarken kendiniz özel işleriniz için de „zaman payları“ ayırırsanız çok daha olumlu sonuçlar alabilirsiniz, çünkü yapmakla yükümlü olduğunuz yeni görevlerinize başlamadan önce bu zaman payında bazı özel işlerinizi de halledebilirsiniz. Zaman paylarının da yer aldığı bir takvim tutarsanız somut bir şekilde günlük zaman yönetiminizin nasıl olduğunu görebilirsiniz.

Arada bir kendi kişisel durumunuzu da gözden geçirmenizde yarar vardır:

  • Olmak istediğiniz yerde misiniz?
  • Olmak istediğiniz yerde değilseniz bunun nedeni nedir ve orada olmak için ne yapmanız gerekirdi?
  • Uzun sürede kendinizi nerede görüyorsunuz?
  • Hangi işleri başkalarına devredebilirsiniz?
  • Nereden nasıl yardım isteyebilirsiniz?
  • Gerçekten her zaman ulaşılabilir mi olmalısınız?

Stresli durumunuzla baş edemeyeceğiniz hissine kapıldıysanız lütfen danışınız…

(/Araştırma//Vit-minet/)

TÜKENMİŞLİK SENDROMU…

bill

Tükenmiş bir kişi bunu ya duygusal çöküş ya duyarsızlaşma ya da azalmış başarma motivasyonu şeklinde yaşar. Bunların her biri kişinin rutin hayatını, işlevselliğini ve tepkilerini ciddi oranda etkiler. İşi, ailevi sorumlulukları, bireysel sorumlulukları, yardıma muhtaç yakınının bakımı gibi o sırada sürdürmeye çalıştığı uğraşı ile ilgili istek, güç, gayret, olumlu duygu ve davranışlarını gittikçe azaltarak, kişinin yetersiz kalmasına neden olur.
Bu motivasyon, ilgi ve istek kaybı ile birlikte kişide genel bir enerji kaygı, kendisi ile ilgili olumsuz duygu ve düşünceler, yetersizlik ve başarısızlık hissi gelişir. Bunlara ek olarak, başkalarına karşı da ilgi kaybı, negatif duygu ve davranışlar ortaya çıkar. İşte bütün bunlar kişiyi çevreden uzaklaşmaya, kişilerarası ilişkilerde çatışmaya veya kendi içine kapanmaya zorlar.
Tükenmişliğin getirdiği bu genel enerji kaybı, kişide fiziksel olarak kronik yorgunluk ve bir takım bedensel yakınmalarla kendini gösterir. Hem duygusal hem de fiziksel kayıplar kişide çaresizlik, ümitsizlik, özgüven eksikliği oluşturarak duygusal ve zihinsel tükenmeye neden olur. Dolayısıyla kişi sorumlu olduğu görevleri sürdüremez hale gelir, insan ilişkileri tamamen bozulabilir.

Tükenmişlik birbiri içine geçmiş 4 evreden oluşan bir süreçtir:

Birinci evresi idealistlik evresi olarak tanımlanır. Bu evrede kişi yüklendiğini, zorlandığını fark ettikçe kendi gücünü daha fazla zorlayarak bu durumdan çıkma çabasına girer. Bu sırada yüksek bir umut ve enerji ile doludur ve bu nedenle kendi gerçeğine, kapasitesine ve şartlarına uymayan boyutlarda beklentiler içine girer.Bu evrede kişi için mesleğini ya da o sıradaki sürdürdüğü uğraşısı her neyse, onu her şeyin önünde tutarak uykusuzluğa, gergin çalışma ortamlarına katlanır. Kendine ayırması gereken zaman ve enerjiden çalarak gücünü tamamen bu amaç için harcar. Bunu sağlarken de aşırı bir uyum çabasına girdiğinden ve kendi enerjisini aşırı tükettiğinden habersizdir.
Ancak bu süreç giderek yorucu olmaya başlar. İkinci evrede kişi zamanla isteğinin ve umudunun azaldığını hissetmeye başlar. Verdiği çabanın beklentileri karşılamadığını, karşılaştığı güçlüklerden, daha önce umursamadığı ya da yok saydığı bazı noktalardan giderek rahatsız olmaya başladığını görerek duygusal olarak çöküş içine girdiğini farkeder.
Bu fark edişler kişide aşırı engellenmişlik duygusu oluşturur. Engellenme adı alan bu 3. evrede kişi karşılaştığı tüm olumsuzlukları değiştirmenin zorluğu karşısında kendisini engellenmiş ve çaresiz hisseder. Bu durumda kişi uyum sağlamaya odaklı olarak tüm savunma mekanizmalarını harekete geçirse de yetersiz kalır. Ortaya uyum bozucu savunmalar çıkar ve kişinin sorunla başa çıkma gücünü daha da bozarak tükenmişliği daha da belirgin hale getirir. Bu dönem gittikçe kişinin kaçınma davranışı geliştirmesine ve kendini geri çekmesine, kişilik özelliklerine bağlı olarak değişik davranışsal tepkiler göstermesine neden olur. Ani öfkelenmeler, karşı çıkmalar, umursamama, ya da aşırı tepki gösterme, şüphecilik gibi güven sorunları ile uyku – iştah bozuklukları ve diğer fiziksel hastalık belirtileri, özellikle de kaygı endişe halinin oluşturduğu solunum ve mide-barsak sistemine ait belirtiler gözlenebilir.
Tüm çabaların boşa çıkması ise zamanla kişiyi bir tepkisizliğe götürür ki, işte bu 4. ve son dönem olan APATİ evresidir. Bu evrede çevresel olaylara duygusal olarak tepki vermede azalma, donuklaşma ve duyarsızlaşma ortaya çıkar. Belirgin bir umutsuzluk hali ve daha önceden inanılan değerlere karşı derin bir inançsızlık hakim olur. Kişinin mesleki ve toplumsal iletişim performansı tamamen düşebilir. Bu dönemde rapor talebi, istifalar, bakım verdiği kişilere karşı ilgisizlik, görevini yerine getirememe sık görülür.

Kimler tükenmişlik sendromu açısından daha fazla risk altındadır?
Kronik hastalığı veya fiziksel engeli olanlar, kronik bir hastaya, zihinsel ya da fiziksel bir engelliye ya da yaşlı bakıma muhtaç birine bakım verenler, sağlık ve eğitim sektörleri gibi insan ile doğrudan ilgilenen mesleklerde çalışanlar, baskı, engellenme, kıtlık, şiddete maruz kalma ve benzeri zorlanma koşulları altında uzun süre yaşamak durumunda kalanlar ve bu sayılan durumlara daha fazla maruz kalmaları nedeni ile de özellikle kadınlar daha fazla risk altındadırlar.
Ancak benzeri durumları yaşayan herkes bu sendromu geçirebilir. Kişinin kişilik özellikleri, yaşı, cinsiyeti, aldığı eğitim, sorunlarla başa çıkma kapasitesi ve yöntemleri, medeni hali, sosyal desteği, işinden maddi-manevi doyum durumu, işin riskleri, zorlukları, tehlikeleri, tehdit unsuru olabilecek diğer etkileri ve işverenin yapısı, adaletsizliği, sunduğu kısıtlı imkanlar gibi özellikler, tükenmenin ortaya çıkışını kolaylaştırıcı etkenlerdir. Evlilik gibi sosyal desteğin varlığı, işinde deneyimin ve sorun çözme becerisinin artışı, çalıştığı işe olan ilgi ve sevgisi, iş ya da zorunlu olarak yaptığı eylem dışında kendisi için yaptığı faaliyetler ise tükenmeyi durdurabilecek ya da riski azaltabilecek özellikler olarak sıralanabilir.

Tükenmişlik sendromunu başarılı bir şekilde tedavi etmek ve zihinsel ve bedensel kapasitenin tamamını geri kazanmak mümkündür. Tükenmişliğin tedavi stratejisi çoğunlukla aşağıdaki yöntemlere odaklanmaktadır:
Sosyal çevrenin ve/veya işyerindeki durumun değiştirilmesi: tükenmişlik, işyerindeki faktörlerden kaynaklanıyorsa işyerinde mutlaka uygun değişikliklerin yapılması gerekir.
Psikoterapi: Tükenmişlik sendromunu yaşayan insanlar sorun çözme stratejilerini ve yeteneklerini geliştirirken genellikle desteğe ihtiyaç duyarlar. Modern psikoterapi onlara kendi kaynaklarını daha iyi tanımak ve kullanmak konusunda yardımcı olabilir.
Beraberinde gelen hastalıkların tedavisi: Tükenmişlikle beraber gelen başka hastalıklar varsa bunlar uygun bir şekilde, gerekirse ilaçla, tedavi edilmelidir.
Stres ve zaman yönetimi: günümüzde stressiz yaşamak pek mümkün değildir. Bu nedenle hem stresle başa çıkmak için hem de işyerinde dahil bütün hayatımızda zaman kaynağının yetersiz oluşuyla baş etmek için özel tekniklere ihtiyaç vardır. Stres ve zaman yönetimi teknikleri iş gününüzü daha katlanılır, daha az sıkıntılı, yani daha rahat bir hale getirmeniz için size yardımcı olabilir.
Rahatlama tekniklerinin öğrenilmesi: Tükenmişliğin tedavisi için ve ileride tekrar ortaya çıkmasını önlenmek için en önemli faktörlerden biri dinlenmektir. Günümüzde ağır zamanları ve durumları dinlenerek atlatmamız, böylelikle tükenmişliğe doğru ilerlememizi engellemek için bize yardımcı olabilecek çeşitli rahatlama yöntemleri mevcuttur (örn.qi gong, yoga, otojen eğitim gibi).

Tükenmişlik sendromu ile ilişkilendirilebilecek belirtileriniz olduğunu düşünüyorsanız doktorunuza başvurunuz. Doktorunuz size doğru danışmanlık yaparak yardımcı olabileceği gibi sizi tükenmişlik sendromunun tedavisi için daha yetkili merkezlere de yönlendirebilir.

Önlem alınmazsa nasıl sonuçlar doğurabilir?

Tükenmişlik sendromu uygun zamanda fark edilip önlenmediğinde çoğunlukla iş kaybı, maddi kayıplar, ailevi sorunlar ve diğer ilişki güçlükleri, dolayısıyla yalnız kalma gibi manevi kayıplar, alkol-sigara ve diğer madde kullanım bozuklukları, fizyolojik ve psikolojik belirtilerle giden somatoform bozukluklardan depresyona kadar giden çeşitli psikiyatrik hastalıklarla sonuçlanabilir.

(/Araştırma//Vit-amin.net/)

TENYA Bir İştahsızlık nedeni….

işt

Şerit hastalığı olarak da adlandırılabilecek olan taenia enfestasyonu parazit adı verilen küçük canlılarla meydana gelen ve genelde sindirim sistemini tutan bir durumdur. Tenyalar, az pişmiş veya çiğ et (tenya bulunan) yemekle bulaşır. Sığırlar genelde Taenia saginata bulaştırırken, domuzlar taenia solium taşıyıcısıdırlar. Tenyalar segmentli yani boğumludurlar. Her boğum yumurta üretebilme asitesine sahiptir.Dünya genelinde son derece yaygın bir durumdur.
Etle alınan tenya larvaları (olgunlaşmamış tenyalar) insan barsaklarında olgun hale
gelebilirler ve boyları 4-6 metreye ulaşabilir.Tenya hastalığı genelde her hangi bir belirtiye neden olmaz. Kişi kendisinde tenya olduğunu genelde dışkısında tenyaları görünce fark eder, özellikle de hareketli parçacıkları.

Nadiren karın üst bölgesinde ağrı, ishal, bulantı, kilo kaybı görülebilir. Bazen apendiks, safra kanalları ve pankreas kanalında tıkanıklığa neden olabilirler.

Dışkıda parazitin yumurta ve boğumlarının görülmesi ile tanı konur. Taenia saginata nın hareketli parçaları dışkıda görülebilir. Parazit yumurtalarını makat civarında toplayabilmek amacı ile kullanılan selofan bant yöntemi ile %85-95 hastada tanı konulabilir.

Tenya hastalığı, ilaçlarla ve genelde tek doz kullanılarak tedavi edilebilir. En çok kullanılan ilaç niclosamide etken maddeli ilaçlardır.

Domuz Tenyası (Taenia solium)

Uzunluğu yaklaşık olarak 5 metre civarındadır. Ülkemizde yaygın olmamakla birlikte dünyada çok yaygındır.

Sığır tenyasından farklı olarak beyin, kalp, göz, akciğer, cilt altı ve kaslarda kist oluşumuna neden olabilirler: Domuz tenyası bulunan yetişkinler ve çocuklar eğer yeter derecede hijyene dikkat etmezlerse, dışkılama sonrası elleri ile makattaki yumurtaları alarak yutarlar. Bu yumurtalar barsaklara ulaştığında içlerinden larvalar çıkar ve dokulara geçerek kister oluştururlar. Eğer larvalar beyne ulaşırsa epileptik ataklar (havale ?) ve diğer sinirsel problemlere neden olabilirler. Bu duruma cysticercosis adı verilir.

Diğer belirtiler sığır tenyasında olduğu gibidir.

Dışkıda yumurta ve larvaların görülmesi ile tanı konabilir. Ayrıca radyolojik incelemelerde kistler görülebilir. Cilt altındaki şişliklerden yapılan biyopsi ile de tanı konulabilir.

Tedavide tek doz niclosamide kullanılır. Kist oluşan durumlarda tedavi cerrahidir.

Balık Tenyası (Diphyllobothrium latum)

Bazı tatlı su balıkları ve som balığı Diphyllobothrium latum adı verilen tenya bulaştırabilirler. Genelde tuzlanmış, çiğ veya iyi pişmemiş balık eti ile bulaşır.

Bunların uzunlukları 3-10 metre uzunluğunda olabilir.

Bu parazitler barsağa tutunurlar.

Dişi parazit günde 1 milyondan fazla yumurta çıkarabilir.

Karın ağrısı, karın krampları, kusma, kilo kaybı ve Vitamin B12 eksikliği ve makrositer anemi gelişebilir.

Dışkıda bol miktarda bulunan yumurtaların saptanması ile tanı konur.

Tedavide tek doz niclosamide kullanılır.

Tenyalardan Korunma

Etlerin yeterli miktarda pişirilmesi tenya larvalarını parçalar. Tuvaletten sonra yeterli el yıkama ve daima uygun hijyen hastalığın yayılmasını önler.

(/Araştırma//Vit-amin.net/)

ASKORİDİYOZ..Bir iştahsızlık nedeni…

as

Askaridiyoz; insan incebağırsağına askaris adı asalağın yerleşmesiyle oluşan hastalıktır. Bu hastalığa neden olan bağırsak solucanı (askaris) türü Ascaris lumbricoides’dir. Bağırsak solucanının insan vücudundaki kuluçka dönemi ortalama 70 gündür. Vücuttaki göç sırasında karaciğerde ve özellikle akciğerlerde iltihaplı değişmeler oluşur. Kurtçuğun akciğerlerde damarlardan ayrılarak hava keselerine geçtiği yerlerde kanamalar olur, ödem vardır ve sızıntı (eksuda) oluşabilir. Bu durumda ateş, kırıklık, ağrılar, sıkıntı, eozonofil (bir akyuvar çeşidi) hücrelerinde art^a ve dökmeler gözlenir. Akciğerin röntgenlerinde her incelemede yer değiştiren gölgeler görülebilir. Ender olarak kurtçuklar beyin, omurilik, göz ve böbrek gibi organlarda pütürler oluşturarak urlara benzeyen ağır belirtilere neden olabilir. Bağırsak boşluğundaki erişkin solucanın etken olduğu hastalıkta belirtiler bağırsağa yerleşen solucan sayısına bağlıdır. Bazen hastalıktan hiç kuşkulanılmaz. Hafif vakaların yanında az da olsa solucanın zehirleyici ve travma etkisine bağlı ağır vakalar da görülebilir. İştahsızlık, zaman zaman gelen şiddetli karm ağrıları ve ender olarak görülen aşırı ishal yanında burunda kaşınma, dişleri gıcırdatma, tükürük artması, dilin yan kesimlerindeki papillalarm kabarık ve kırmızı noktacıklar taşıması karakteristik belirtileridir. Askaris safra yollarına ya da apandise de yerleşebilir. Safra yollarına geçtiğinde bu yollarda iltihaplanmaya ve karaciğer apsesine yol açabilir. Ender de olsa askaridiyoza bağlı karınzarı apsesi (peritonit), apandisit, pankreas iltihabı (pankeatit), safra kesesi iltihabı (kolesistit), nefrit gibi vakalara rastlanmıştır. Bazen bağırsakta yerleşmiş olan çok sayıdaki solucan bir araya gelerek yumaklar oluşturur ve bağırsak tıkanmalarına neden olabilirler.

Askaridiyozun tanısı dışkı incelemesiyle yapılır. Dışkıda yumurtalar kolaylıkla görülebilir. Akciğer belirtileriyle seyreden vakalarda tanı maddesi olan balgamda solucanm kurtçukları araştırılır.

Askaridiyozun tedavisinde piperazin tuzları, örneğin piperazin sitrot en etkili ilaç olarak kullanılır. Ascaris lumbricoides dünyanın her yerinde bulunan kozmopolit bir asalaktır. Yurdumuzda da özellikle Güneydoğu, İç ve Doğu Anadolu ile Karadeniz bölgelerinde fazla olmak üzere her bölgede yaygındır.

(/Araştırma//Vit-amin.net/)

ANOREKSİYA….BİR iştahsızlık nedeni…

İŞTAH

Anoreksiya nevroza: Bu hastalığın teşhisi en çok ( % 90 ) genç bayanlarda ( 15-25 yaş arası ) konur ve psikolojik bunalım olarak kabul edilir. Bu hastalık günümüzün hastalığı olsa da ilk kez edebi eserlerde 1874 yılında tarif edilmiştir. Hastalığın temelinde hanımların zarif görünme isteği bulunmaktadır. Bu amaçla beslenme azaltıp, aşırı spor yapıyor ve hatta sıvı kaybetmek için idrar sökücü, yapay kusma ve ishal yaratma gibi ilaçlardan faydalanıyorlar. Bazen bu hanımların bu isteği başarısızlıkla sonuçlanır ve bir süre sonra onlarda iştahsızlık, beslenme fobisi ( korkusu ) oluşur.

Sindirim sisteminin hastalıkları: İştahsızlık daha çok karaciğerin parenteral patolojileri ve mide hastalıkları, özellikle de mide kanseri sırasında tespit edilmiştir.

İştahsızlığa neden olan diğer hastalıklar:

  • Ağız boşluğunun, yemek borusunun inflamatuar değişiklikleri
  • Mide hastalıkları: gastrit, ülser, mide kanseri
  • Bağırsak hastalıkları: Enteritler, Kron hastalığı, apandisit, kronik ishal, bağırsak stenozları
  • Karaciğer ve safra yolları hastalıkları: karaciğerin akut ve kronik inflamatuar hastalıkları, karaciğerde durgunluk, safra taşı hastalığı.
  • Zehirlenme. Zehirlenme vücudun yabancı maddelerce zehirlenmesi anlamına geliyor. Aşağıdaki zehirlenme türleri iştahsızlık yaratabilir:
  • Alkol: Alkol bağımlısı olan insanlarda sabahları iştahsızlık gözleniyor ve diş fırçaladıkları zaman kusma durumu da olabiliyor. Gün boyunca iştah gittikçe açılıyor ve hatta aşırı derece yüksele de biliyor.
  • Uyuşturucu: Uyuşturucu bağımlısı olan insanlarda kilo kaybı, solukluk, yorgunluk, davranış bozuklukları, mide bulantısı gibi belirtiler görülmektedir.
  • İlaçlar: birçok ilacın düzenli kullanımından sonra iştahsızlık görülebiliyor.
  • Meslek zehirlenmeleri: kurşun, arsenik gibi maddelerin kullanıldığı sanayilerde çalışanlarda görülen zehirlenmeler de iştahsızlığa yol açmaktadır.
  • Hararet: Bir nedenle vücut sıcaklığının normalden yüksek olması iştahsızlığı da beraberinde getiriyor.
  • Anemi: Kansızlık seviyesine bağlı olarak farklı derecede iştahsızlıklara rastlanır ve aneminin ortadan kalkması ile düzene girer.
  • Metabolizma bozukluğu: Uremia veya hiperkalsemi ( kalsiyumun kanda yüksek olması ) iştah bozukluğuna neden olabilir.
  • Endokrin bozukluklar: M.Addison ve hipofiz hastalıkları iştahsızlığa neden olabiliyor.
  • Hipertansiyon: Tansiyon rahatsızlıkları da iştahı azaltan etkenlerdendir.
  • Kronik enfeksiyonlar: HIV ve tüberküloz gibi enfeksiyonlar sırasında iştahsızlık gözlenebilir.
  • Hamilelik: Özellikle gebeliğin birinci döneminde iştahsızlık çok fazla görülmektedir(/Araştırma//Vit-amin.net/)